Köklerin İzinde

Edebiyat

Köklerin İzinde

Onlarca asırdır buradayım. Rüzgârın dilini, toprağın kokusunu, gökyüzünün ağır sessizliğini ilk ben öğrendim. Her şeyin başlangıcında, insanın ismini bile bilmediği bir çağda biçimlendiğim gün, dün gibi hatırımda. Dualar da benimle hep vardı. Güneş, taşlara mührünü vurur, her düşüşünde yeryüzünü bereketiyle doldururdu. Devler yaşıyordu uçsuz bucaksız bu mübarek toprağın bağrında. Başıma o ilk darbeyi vuran adamın nefesini, alnından düşen terin sıcaklığını hâlâ omzumda duyuyorum...

Devler uzaklara gitti sonra. Başka Tanrılar buldular belli ki. Meraklı gözlerle bakıyorlardı oysa ki bize. Bir galaksi vardı kendi elleriyle inşa ettikleri. Musmutlu yaşıyorduk, bütün yıldızların aksi üzerimize düşmüşçesine. Zamanla, büyüttükleri bunca gizemli tapınak yetmez olmuştu sanki. Sistem büyüdükçe kendileri küçüldü. Küçüldükçe kaçtılar. Rüzgârın dilinden anlıyor olmalıydılar. Sıkı sıkı tembihlemişlerdi zira, esti gürledi mübarek neden sonra. Olanca toprağı üzerime örttü samyelleri. Toprak benim evimdi artık, gökyüzü uzaklaştı, uzaklaştı... O ağır sessizliğiyle başbaşa bıraktı beni. Rüzgârın şarkısı gitti, yalnızca derin bir karanlık kaldı...

Bu karanlık, hafızamı güçlendirmedeydi sanki. Öyle ki Âdem’den beri dua eden, korkan, inanan mahlukları biliyordum. Onlar benim varlığımdan habersizlerdi. Devlerin inşa ettiği bu medeniyetle beraber gizlenmiş, usulca keşfedilmeyi bekliyordum. Yüzyıllar geçti, asırlar devrildi.Şehirler doğdu, imparatorluklar yıkıldı, diller değişti, dualar başka isimler aldı.Benim için hiçbir şey değişmedi.Çünkü zaman, bana göre yalnızca bir yankıdan ibaretti.

Sonra bir gün, uzaklardan sesler işittim.Toprak, uzun bir uykudan uyanırcasına ürperdi. Gizemimi keşfetmeye gayretlilerdi. Yeni eller, yeni sesler, yeni gözler... Bunlar, devlere benzeyen insanlardılar. Ancak ne kadar da küçülmüşlerdi. Beni ve tapınaktaki diğer şövalyeleri anlamaya çalışıyorlardı.Ellerinde kazmalar, fırçalar, ölçü aletleri vardı.Üstümü örten toprağı usulca sıyırıyorlardı. İhtimal çok heyecanlıydılar. Ne yazık ki medeniyeti kendilerinin icat ettiğini sanıyorlardı…

***

Ve ben, binlerce yıl sonra gökyüzünü yeniden gördüm.Güneş’in sıcağı, rüzgârın uğultusu bedenimi okşarken, içimde derin bir sedauyandı.“İşte döndüler!” dedim kendi kendime. Oysa ne kadar da değişmişlerdi. Şuradaki erkek kişi mesela, komşuma bir pars figürü yontan adama ne kadar da benziyordu ancak elleri, ayakları ve kafası küçücüktü. İlerideki kadın kişi, hani elinde az önce üstümdeki tozları temizlemek için bir fırça olan, bizim aytaşına timsah figürü işleyen kadına benziyordu. Fakat onun da bedeni minicikti. Birden fark ettim ki bu insanların hepsi aslında birbirlerine benziyorlardı… Ne tuhaftı… Toprak beni asırlarca karanlığında saklamadan önce şuralarda akan sular, çağlayan ırmaklar, göğe değen ağaçlar vardı. Ne olmuştu şimdi burada böyle… Aaa, samanyolu neredeydi? Gökler mi göğe erişmişti yoksa yerküre mi derinlere inmişti? Neredeydi uçsuz bucaksız nar bahçeleri, zeytinlikler? Sorularıma cevap verebilecek kimse var mıydı?

İçlerinden biri dikkatimi çekti.Adını duydum: Elif.Kırklı yaşlarının başında bir kadındı.Yüzünde, yıllardır Güneş altında çalışmaktan kalma ince çizgiler, gözlerinde çocuklukla bilgelik arasında salınan bir ışık vardı.Elif, diğerleri gibi değildi; fazla konuşmazdı.O, sessizliği dinlemek isterdi.Bazen sadece dizlerinin üstünde oturur, fırçasını toprakta gezdirir, rüzgârın sohbetinekulak kabartırdı.Beni fark etmeden önce bile varlığımı hissettiğini sanıyorum.Aramızda köklerin izini süren bir bağ vardı, zamandan bağımsız bir bağ…

Bir gün, tam sağ omzumun üzerinde durdu.Güneş sırtındaydı, gölgesi benim önüme düşüyordu. Eğildi, elini uzattı, parmak uçlarıyla üzerimdeki toprağı temizledi.O an, bin yıl öncesinin darbeli dokunuşlarını hatırladım.Aynı sıcaklık, aynı titreme.İnsan elinin verdiği his, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin değişmiyor.Yalnızca her birinin kendine has niyetleri değişiyor… Elif o gün uzun uzun oturdu yanımda.Diğerleri çoktan dinlenmeye çekilmişti.Ay doğmuş, tepenin üzerini süt beyazı bir ışıkla örtmüştü.Güneş’ten çaldığı ışığı cömertçe kullanıyordu. Elif bir defter çıkardı ve yazmaya başladı.Sessizce, dudaklarını kımıldatmadan…Bazen kalemi durdu, uzaklara daldı.O anlarda rüzgâr bile susuyordu, fark ediyordum…

Sonra kulağıma fısıldarcasına:
“Acaba sen ne anlatmak isterdin, eğer konuşabilseydin?” dedi. Binlerce yılın ağırlığını taşıyan bir aksisedayla “Zamanı anlatırdım…” dedim. “Ve unutulmanın acısını…”Elif kalemini yeniden kâğıdın üzerinde kaydırmaya başladı… “Taşların sohbeti” diye yazdı defterine. Cevabım çoktan gök kubbeye ulaşmıştı…

***

Kazı günleri uzadıkça Elif’in yüzündeki yorgunluk arttı.Ama gözlerindeki ışık hiç sönmedi.Her sabah gün doğmadan gelir, beni dikkatle incelerdi.Bazen fırçasını kenara bırakır, sadece yanı başıma oturur, bana derin derinbakardı.Sanki bildiği bir yüzü hatırlamaya çalışırdı. Tarihin gizemli kanatlarından doğmuş bir yüzü… Bir gün arkadaşlarıyla konuşurken:“Biliyor musunuz, bazen sanki bu taşlar bizi izliyor” dedi.  Ekipteki diğer araştırmacılar gülüştü. O, kuğu gibi boynunun üstündeki güzel ve zarif başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Bu kez sessizce mırıldandı: “Belki de aslında biz, onların rüyalarında yaşıyoruzdur” dedi…

Geceleri rüzgârlı olur bu mevsimde buralar… İşte yine başlıyor, kadim medeniyetlerin türkülerini söylemeye bu tatlı sert esinti.Kampın ışıkları uzaktan sönük birer yıldız gibi görünüyor.Bir keresinde Elif, çadırından çıkıp tepeye doğru yürüdü.Elinde bir fincan vardı. İçindeki çayın kokusu, burnuma tanıdık… Bana doğru geliyordu. Sessizce yanıma oturdu neden sonra. Özenli ve sakin denilebilecek bir hızla bedenimi ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Az kalmıştı fakat bu yıl gövdemin altı yine toprağın derininde bir kış mevsimi geçirecek gibi duruyordu. O da çok meraklı ve heyecanlıydı… Bir süre konuşmadı, sonra derin bir nefes aldı:“Bazen düşünüyorum da bir arkeolog olarak geçmişi araştırırken belki de aslında kendimi arıyorum…”O an, taşların arasından onun sıcacık ve samimi duygularına tanıklık ediyordum.Bu kez ben sustum.Onu iç muhasebesiyle baş başa bırakmanın daha doğru olacağını düşündüm.Genç kadın, başını omzuma yasladı.Kısa bir süreliğine bile olsaböylece aynı sessizliği paylaştık.Birkaç dakikalık osükutta, bin yılların hikâyesi vardı.

***

Bu yılki kazılar tamamlanmak üzere, yağmurlar başladı.Toprak ağırlaştı, rüzgâr sertleşti.Ekip toparlanıyor.Elif son gün bile beni yalnız bırakmadı.Topraktan soyunduğum kısımlarımıözel bir bezle sildi, hafifçe dokundu bana.Sonra bir ananın evladını sevdiği gibi alnıma içten bir öpücük kondurdu.Benden bir parça değil, bir hatıra aldıbu yolla.“Seninle yolculuğumuz bitmedi” dedi.“Yine geleceğim, bekle beni…”

İşte o an anladım:İnsanlar da taşlar gibidirözünde.Yontulurlar, yaralanırlar, unutulurlar ama içlerinde mutlaka yaşanmışlıklarınizlerikalır.Bir anlam arayışı, bir dua, bir dokunuş, bir yankı…

Bin yıllar sonra, ben hâlâ buradayım.Göbeklitepe’nin kalbinde, zamanın en sessiz çığlıklarında.Rüzgâr geçiyor, gökyüzü dönüyor, insanlar gelip geçiyor. Hikâyemi dinlemek için kulak ver toprağa.O zaman sana tarihin sırlarını fısıldayacağım…

Dr. Seda Artuç Bekteş

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.