TEFRİKA-IV. Bölüm: Karanlığın Eşiğinde Bir Ses
Bazen insanın hayatında öyle anlar olur ki o ana kadar duyduğu bütün hikâyeler birden anlam kazanır. Öncesinde dinlediği her şey, ayrı ayrı parçalarmış gibi dursa da gün gelir, hepsi tek bir yolu işaret eder. İşte o gün, aslında insanın kendi hikâyesi başlamış olur.
Benim hikâyemin başlangıcı, ilçemizin ışıklarının sönmeye başladığı güne dayanıyordu.Yıllar geçmişti. Çocukken uzaktan izleyip hayaller kurduğum o aydınlık evler bana artık yabancı değildi. Okumuş, büyümüş, hayata karışmıştım. Kendi düzenimi kurmuş, ailem ve çocuklarımla hayatımı rahat denilebilecek şartlarda devam ettiriyordum.Her şeye rağmen, insan büyüse de içinde bir çocuk hep kalır ya... O çocuk bazen susar, bazen bekler… Bazen en zor anlarda geçmişin bütün ağırlığı ve hatıralarıyla, bir köşeden gülümseyiverir. Benim içimdeki çocuk da hâlâ annemle pazara gittiğimiz o sabahın eşiğinde duruyordu. İlçenin ışıklarına bakan, hayal kuran, kendine oracıkta hayatsözü veren o çocuk…
Sonra bir gün, o ışıklar titremeye başladı.
Önce kimse fark etmedi. Fabrikanın dumanı azaldı. Vardiyalardaki insan sesleri seyrekleşti. Akşam olunca sokaklar eskisi kadar kalabalık olmadı. İnsanlar fısıltıyla konuşmaya başladı. Sanki görünmeyen bir sis bulutu, herkesin üstüne yavaş yavaş çöküyordu…
Bir akşam, sokak lambalarından biri titreyerek söndü. Sonra bir diğeri… Sonra bir başkası… O an içimde tuhaf bir his uyandı. Bu sadece elektrikle ilgili bir mesele değildi. Bir şeylerin bittiğine dair sessiz bir işaretti.
İnsanlar dile getirmiyordu ama herkes aynı şeyi hissediyordu: Üretkenliğimiz ve saadetimiz elimizden kayıyordu. Kahvede konuşulanlar değişmişti. Eskiden işten, üretimden, kazançtan söz edilirdi. Şimdi ise belirsizlik vardı. “Maden fabrikası kapanır mı?” sorusu dolaşıyordu neredeyse bütün sohbet ortamlarında. Kimse açıkça söylemiyordu ama herkes birbirinin gözünde aynı korkuyu görüyordu.İşte o günlerde, dedemin gölgesi yeniden düştü omuzlarıma:
Zindan görmüş bir adam… On dört yıl boyunca her gün “yarın idam edileceksin” denilerek yaşatılmış bir hayat… Bir bacağını esarette bırakmış ama hayata sırtını dönmemiş bir irade…
Ve babam… Neden sonra…
Kalabalıkların ortasında tek başına durabilen; gerektiğinde bir cümleyle kavgayı bitiren, gücünü öfkesinden değil, kendinidizginleyebilmesinden alan bir başka adam…
İkisi de artık yoktu. Ama ikisi de her zaman benimleydi…
***
İnsan tabiatının yalnız kalmaya uygun yaratılmadığına inanırım. Çünkü en yalnız hissettiğiniz anlarda dahi mazinin hatıraları elinizden tutuverir. İşte tam da o gün, içimde bir ses yankılandı. Tanıdık bir sesti bu. Yıllar önce ilçenin ışıklarına bakarken duyduğum o belli belirsiz ses gibi… Aynı kararlılık, aynı sade cümle: “Şimdi sıra sende.”
Kolay değildi. İnsan, bir hayali kurarken cesur olabilirse de o hayalin bedelini ödemek gerektiğindeaynı yürekliliği göstermesi her zaman mümkün değildir. Korku duyar. Şüphe duyar. “Ya olmazsa?” sorusu içine endişe tohumları eker. O gün ben de özünde çok korktum.Fakat sonra geçmiş zamanların o bilge cümlesini hatırladım: Korkmak başka, teslim olmak başka… Kendime sordum:“Bu mu zor?” Bir an durdum. Gözlerimi kapadım. Çocukluğuma gittim. O sabaha… Annemin sessiz yürüyüşüne… Merkebin sırtındaki yüke… Ve o ışıklara…
Sonra gözlerimi açtım.Artık o ışıkların karşısında hayal kuran bir çocuk değildim. Aksine o ışıkların sönmesine izin vermeyecek cesarette ve yeterlilikte bir kişiydim.Sadece cesaretimle harekete geçebilmek için göze almam gereken durumlar vardı. Zira insan hayatında bazı kararlarıvardır ki o kararları verirken kimse sizi alkışlamaz. Kimse destek olmaz. Hatta çoğu zaman çevrenizdekiler geri çekilir. Çünkü herkes sonuç odaklıdır. Risk veya sorumluluk almak, üstelik para kaybetme ihtimali de varsa her babayiğidin harcı değildir. Her şeye rağmen bazı yükler de vardır ki paylaşılmaz. O yükü, ya sırtlanırsınız… Ya da her şeye sırtınızı döner gidersiniz.
Maden Fabrikası kapanmasın diye ben o yükü sırtlanmayı seçtim.Ne olacağını bilmiyordum. Nasıl olacağını da… Şunu biliyordum: Elimizi taşın altına koymazsak hiçbir şey değişmezdi. Belki atacağım ilk adımküçüktü. Fakat her çoğun azdan olduğunu hayatım boyunca hep tecrübe etmiştim. Bir sözle… Bir kararla… Bir “vazgeçmiyorum” cümlesiyle… Sabırla ağıyı bala çevirmeyi başarmıştım.
Dünyayı değiştiremezdim elbette. Ancak, karanlığa razı olup olmamak arasında seçim yapabilirdim. Üstelik kararım, koskoca bir ilçenin ve binlerce insanın hayatını değiştirebilirdi.
***
Böyle büyük bir karar, insanın bir anda hayata geçireceği bir şey değildir. Yavaş yavaş büyür. Önce bir kıvılcım gibi başlar, sonra düşünceye dönüşür. En sonunda da vazgeçilmez hâle gelir. Benim içimdeki ses de böylece ortaya çıkmıştı ve artık susmuyordu.
Ertesi gün, sabah erkenden evden çıktım. İlçenin sokakları her zamankinden daha sessizdi. İnsanlar birbirine selam veriyor ama göz göze gelmekten çekiniyordu. Herkes aynı endişeyi taşıyor, kimse dile getiremiyordu. İşte o an anladım: Korku, sadece bir histen ibaret değildir, bazen bir şehrin topyekûn taşıdığı görünmez bir yükedönüşebilir.
Fabrikanın kapısına vardığımda, yıllar önce ilk kez uzaktan baktığım o mahzun yer,aslında bana yabancı değildi. Ama bu defa bakış açım farklıydı. O zamanlar hayranlıkla bakıyordum, şimdi sorumluluk duygusuyla…Kapının önünde bekleyen birkaç işçi vardı. Sessizce konuşuyorlardı. Beni görünce sustular. Bu suskunluk, aslında her şeyi dile getiren en ağır cümleydi. Bazen hiçbir şey söylemeden de her şeyi anlatırsınız ya…
İçeriye girdim.
Bakırın kokusu hâlâ aynıydı. Sıcak, keskin ve ağır… Yıllardır bu kokunun içinde yoğrulmuş bir hayat vardı orada. Tezgâhların sesi, rayların titreşimi, kızgın demirin uğultusu… Bunların her biri bir üretim sürecinin parçası olmaktan öte madenilçemizin nabzıydı.Ama o nabız artık zayıflıyordu.
Bir süre durup etrafı izledim. Çalışan makineler eskisi gibi canlı değildi. Sanki her şey biraz eksik, biraz yorgundu. O an aklımdan yıllar önce dinlediğim hikâyeler geçiyordu. Bu fabrikanın nasıl kurulduğu, nasıl büyüdüğü… Nasıl yoktan var edildiği…
Bir zamanlar bu topraklarda hiçbir şey yokken, madenle dolu bir dağın başında insanlar inançlarıyla, alın terleriyle burayı ayağa kaldırmıştı. Bakırıişlemiş, şekil vermiş, ondan âdeta bir dünya kurmuşlardı. Şimdi ise aynı mekân, kendi sessizliğinde yavaş yavaş çözülüyordu.
Kendi kendime:“Babamlar başardıysa biz neden başaramayalım?” diye sordum. Bu soru, bir meydan okumadan ziyade bir hatırlamaydı. Çünkü mesele yalnızca bir fabrikayı ayakta tutmak değildi. Bir hafızayı korumaktı. Bir emeği, bir geçmişi, bir umudu…
O gün, ilk adımımıbu hislerle attım.Önce dinledim. Herkesi… Ustayı, işçiyi, memuru… Herkesin derdi farklı görünüyordufakat özünde aynıydı: Belirsizlik.Bir yerde üretim aksıyor, başka bir yerde tedarik sıkıntısı yaşanıyordu. Kimi makineler eskiydi, kimi sistemler artık yetersiz kalıyordu. Aslında eksik olan şey ise bunların hiçbiri değildi.Asıl eksik olan şey, yeniden ayağa kalkmaya olan inançtı.İnsanlar yorulmuştu. Beklemekten, umut etmekten, hayal kurmaktan…İşte o noktada anladım: Bir yere ışık olmak istiyorsam önce insanların içindeki karanlığı görmem gerekiyordu.
Her konuşmada, her bakışta, her suskunlukta aynı şeyi aradım: Umudun kırıldığı anı… Nitekim bir şeyi yeniden başlatmak için önce neden durduğunu anlamak gerekirdi.Günler geçti.Attığım adımlar hâlâ küçüktü ancak artık yalnız değildim. Bir kişi, sonra iki kişi, sonra üç… İnsanlar yavaş yavaş çevremde toplanmaya başladı. Önce biraz temkinli, sonra daha samimi… Herkesin içindeki umut zamanla dirilmeye başladı: Belki… Tam da o “belki” kelimesinin sıcaklığına ihtiyacımız vardı.
Bir akşamüstü, ilçenin yüksek bir alanına çıktım. Baktım baktım... Işıklar hâlâ yanıyorsa da eskisi gibi parlak değildi. Aralarda kararmış boşluklar vardı. Karanlığın yutmaya heves ettiği hayaller vardı.
Sonra kendi kendime:Birkaç ışık, karanlığı boğamasa dahi hedefi gösterir. O an anladım ki yapmam gereken, bütün ışıkları bir anda yakmak değil. Sadece, ilkinin aydınlığını korumaktı.
***
Gece eve dönerken içimde tuhaf bir huzur vardı. Her şey çözülmüş değildi. Hatta hiçbir şey tam anlamıyla belli değildi. Yine de bazen yönü bilmek, hedefe varmaktan daha kıymetli değil miydi?
Kapıyı çalıp evime girdim. Çocuklarımın coşkulu sesini duydum. Hayat, bütün ağırlığına rağmen devam ediyordu.Gülümsedim.Çünkü biliyordum…Ertesi gün, uzun bir yolda yeniden ışığa doğru yürümeye başlayacaktık…
Devamı Mayıs sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle