Toplum Üzerine Düşünmek
Fahri Atasoy
Toplum üzerine düşünmek ve yazmak insanlık tarihi bakımından oldukça yeni bir durum. İlk Çağ Antik Yunan döneminde toplumla bağlantılı ilk düşünceler siyaset-devlet konusu üzerinedir. Siyaset felsefesinin ilk örnekleri aynı zamanda toplum felsefesinin habercisi konumundadır. Orta Çağ döneminde hem İslam hem Hıristiyan dünyasında siyaset üzerine düşünceler görmek mümkündür. Fakat Yeni Çağ’a gelindiğinde toplum üzerine düşünme örnekleri daha sık görülür. Ütopyalar ve sözleşme teorileri ilk örneklerdir. Ütopya yazmak olması gereken ve özlenen toplum üzerine düşünmektir. Sözleşme teorileri ise daha gerçekçi bir akıl yürütme denemesidir. Her iki örnek de bilimin değil felsefi düşüncenin ürünüdür.
Toplum üzerine düşünmek bizi felsefenin yeni bir problemine götürür. Toplum nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Nasıl bir yapıya sahiptir? Hangi özellikleri vardır? Nasıl bir süreç geçirmiştir? Soruları bizi toplum konusunu anlama çabamızda rehberlik eder. Siyaset, devlet, hukuk, iktisat, tarih, kültür, ahlak gibi faaliyetlerin içinde gerçekleştiği alan toplumdur. Dolayısıyla felsefe toplum üzerine düşünce geliştirirken aynı zamanda bu faaliyetler hakkında geliştirilmiş bilgileri kullanır. Tarih felsefesi, devlet felsefesi, hukuk felsefesi, iktisat felsefesi, kültür felsefesi gibi başlıklar toplumla ilişkilidir. Toplum ontolojik olarak içinde insan faaliyetlerinin gerçekleştiği özel bir alandır.
Toplumun nasıl ortaya çıktığıyla ilgili düşünce tarihinde üç farklı bakış açısı ortaya çıkmıştır. İlki Antik Yunan düşünce geleneğinde temel kabul olan evrenin zaten var olduğuyla ilgili düşünceye dayalıdır. Bu anlayış yaratma veya yaratılma anlayışına sahip değildir. Kozmos kavramıyla içinde bulunduğumuz düzenli evrenin sırlarını çözümlemeyi amaçlar. Bu evrenin içinde insanın nasıl mutlu ve düzenli yaşayabileceğini araştırır. İnsan evrende zaten siyasal örgütlenme halinde bir devlette-toplumda yaşamaktadır. Önemli olan bu siyasal toplumun ideal ilkeler içinde geliştirilmesidir. Platon bunun yollarını tartışırken Devlet isimli eserini yazmıştır. Görüşlerini Yasalar isimli eserinde daha da geliştirmiştir. Düşünce tarihinde bu eserlerdeki görüşler Platon’un Siyaset Felsefesi olarak yerini almıştır. Böylece ilk ütopya örneği karşımıza çıkmıştır.
Ütopya geleneğinin ilk örneği üzerinden çok zaman geçmesine rağmen modern devlete giden yolda önemli bir işlevi olduğunu görmek lazım. Yeni Çağ düşüncesi Rönesans’ın etkisiyle biraz eski köklere yönelmiş, biraz da yeni iddialar ve kuramlar geliştirmiştir. İki dönemin arasında yaşanan uzun Orta Çağ yılları metafizik kabullerin egemen olduğu bir dönemdir. Yaratıcı kavramı ve gönderdiği varsayılan ilahi mesajlara dayanan temel kabuller uzun Orta Çağ’da egemen durumdadır. Özellikle Katolik Kilisesi Roma İmparatorluğunun siyasal ve ekonomik hegemonyasını pekiştiren bir üst sistem haline yükselmiştir. Buna göre devlet Tanrı tarafından yaratılan ve Tanrıya hizmet etmesi gereken bir kutsal varlıktır. Kralların meşruiyet kaynağı tamamen Katolik Kilisesi olmuştur. Din ile devlet iç içe girmiştir. Bu dönemde toplum konusu özel bir ilgi alanı değildir. Fakat böyle bir toplumun içinde yaşayan insanlar mutlu ve rahat değildir. Dolayısıyla bu totaliter sistemin içinden kurtulabilmek için hayal kurmaya başlamışlardır. Zihinlerinde adaletli, huzurlu, mutlu insanlardan oluşan hayali toplum ve devlet kurgulamışlardır. Ütopyaların bu dönemde tekrar ilgi görmesi bundandır.
Avrupa için Yeni Çağ bir kurtuluş mücadelesi gibidir. Katolik Kilisesi’nin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırma çabası düşünce dünyasında somut olarak görülür. Devlet ve toplumun Tanrı tarafından yaratılmış ve Kilise egemenliğinde olması gerektiği düşüncesini aşacak iddialar gündeme gelmiştir. Sözleşme teorileri bu bağlamda ortaya çıkar. İşin içine Tanrı’yı katmadan akılla ve bilimle açıklama girişimleri, karşımıza insan ürünü-başarısı kuramlar çıkartmıştır. Sözleşme teorileri insanı doğanın bir parçası olarak görür ve zaman içinde toplum haline geçişi öngörür. Buna göre toplum insanlar tarafından karar verilerek kurulmuş bir yapıdır. Bir geçiş aşaması söz konusudur. Bu geçiş aşamasında tek tek bireyler kendi yaşama haklarını koruyabilmek için fedakarlıkta bulunarak bazı haklarını ve özgürlüklerini devretmeyi kabul etmişlerdir. Ortaya bireylerin iradeleriyle oluşturulmuş bir mutabakat (sözleşme) ile kurulmuş bir devlet ve toplum çıkmıştır. Öncesi ve sonrasının detayları bu konuda kuram geliştiren düşünürlerin metinlerinde vardır. John Locke, Thomas Hobbes ve J. J. Rousseau isimleri sözleşme teorisi geliştiren düşünürler olarak bilinir.
Yeni Çağ ile başlayan süreç felsefenin ve bilimsel arayışın en yoğun olduğu bir dönemdir. Orta Çağ’da uzun süre hükümran olan mevcut yapıdan ve bu yapının dayattığı bilgilerden kurtulmak için insan merkezli bir mücadele başlamıştır. Rönesans döneminde sanatta ve bilimde elde edilen başarılar insanlara özgüven kazandırmıştır. Dinde bile reform istekleri başarıya ulaşmış ve yeni bir rasyonel din yorumu ortaya çıkmıştır. Bu din yorumunu getiren Martin Luther isimli bir Alman din adamı ve düşünürüdür. Ortaya çıkan bu yorumun sistematik hali Protestanlık olarak adlandırılır. Katoliklik ve Protestanlık arasındaki çatışma uzun yıllar devam etmiş ve sonuçta Avrupa toplumlarında rasyonalite ağır basmıştır. Rasyonaliteye dayalı olarak diğer toplumsal sistemlerde de yenilikler öne çıkmaktadır. Ekonomide, siyasette, dinde, bilimde, felsefede elde edilen başarılar bu mücadelenin yansımasıdır. Konumuz toplum ve millet olduğu için gelişmeleri bu çerçeveden analiz etmek gerekir. Özellikle devlet yapısında meydana getirilen değişme son derece radikal sonuçlara yol açmıştır.
Orta Çağ devleti Tanrı hizmetinde olan ve her şeyi dine göre şekillenen bir yapıdadır. En azından görünürde öyledir ve teokrasi olarak adlandırılır. Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi Kilise ve ruhban sınıfı devletlerin üstünde bir yapıdır. Devletlere meşruiyet kazandıran izinleri bu kurumsal yapı vermektedir. Yeryüzü devletleri Kilise onayı ile egemenlik sürdürebilmektedir. Siyasal meşruiyetin kaynağı bu bağlamda Katolik Kilisesi’dir. Halk, devlete sahip olan Krallara itaat ederken aynı zamanda Tanrıya itaat etmiş kabul edilir. Kral, Tanrı adına hem devletin hem halkın sahibidir. Tek tek bireylerin hiçbir hakkı ve kimliği söz konusu değildir. Teokrasinin en önemli özelliği budur. Modern devletin farkı buradan ayırt edilir. Modern devlet insanların teokratik devletten kurtulma safhasıdır. Bu safhada olup bitenleri çok iyi analiz etmek gerekir.
Avrupa Orta Çağ devlet yapısında teokrasi yanında feodalizm olarak adlandırılan bir toplumsal yapı da vardır. Karl Marks’ın feodalizm olarak adlandırdığı yapıda ekonomi ve siyaset kendine özgü kurallar ile sürdürülür. Toplumlarda krallar, derebeyler ve aristokratlar üst sınıfı oluşturur. Ekonomi tarıma dayalıdır. Toprakta çalışan köylüler üst sınıftaki efendilerin köleleridir. Efendiler hem toprağın hem köylülerin sahibidir. Dolayısıyla üretilen malların da sahibidirler. Ortada tam bir sömürü düzeni vardır. Bu sömürü düzeninden çıkabilmenin yolu Yeni Çağ’da zorlanır. Kilise’ye din adına itiraz edilebiliyorsa, efendilere de itiraz edilebilir düşüncesi yeni süreci başlatır. Modern devlete giden yolda feodalitenin totaliter yapısına karşı direnç önemli bir dönüm noktasıdır. Krala karşı başkaldırının en somut örneğini Fransız Devrimi’nde görmek mümkündür. Yeni bir devlet modeline ve yapılanmasına ihtiyaç vardır. Bu aynı zamanda yeni bir meşruiyet arayışı demektir. Kral’ı indirdikten sonra yaşasın yeni kral demek yerine, halkın söz sahibi olabileceği bir yönetim arayışı başlar.
Din adamlarının ve kralların egemen olduğu devlet yerine halkın egemen olduğu bir devlet arayışı Avrupa’yı modern devlet yapısına götürür. Süreç zorlu mücadeleler gerektirir. İtalya’da, Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de parçalı toplum yapısı millet kavramı ile birleştirilir. Millet bir olgu olarak devletin yeni meşruiyet temelini oluşturur. Modern devlet millet gerçekliği üzerine inşa edilir. Bu bağlamda millet gerçekliği açıklanması gereken önemli bir bilim ve felsefe konusu olmuştur. Devletin asıl sahibi Tanrı adına yetkili olduğu iddia edilen Hanedan Krallar değil halkın kendisidir. Bu bağlamda modern devlet laik olmak zorundadır. Kilise’nin baskısından ve musallat olmasından kurtulmanın en akılcı yolu bulunmuştur. Diğer gelişmelerle desteklenen modern ulus devletler hızla güçlenmeye ve yayılmaya başlamıştır.Köklü değişime sebep olan devrimler birbirini izlemiştir.
Tarihi süreç Avrupa toplumlarında köklü toplumsal değişmelere yol açar. Felsefe, bilim, din, siyaset, ekonomi alanında köklü değişimler yaşanır. Bu değişimleri genel olarak içine alan süreç modernleşme olarak adlandırılır. Modern felsefe, modern bilim, modern toplum, modern devlet, modern ekonomi gibi adlandırmaların kavram içerikleri oldukça zengindir. Örneğin modern ekonomi ‘kapitalizm’ kavramıyla daha kapsamlı bir adlandırmayla bilimsel bir tartışma konusu olmuştur. Kapitalizm üzerine ciltlerce kitap yazılmış, kuramlar geliştirilmiştir. Sosyologlar kapitalizmin özelliklerini ve meydana gelme sebeplerini farklı bakış açılarından, farklı tespitlerle değerlendirmeye çalışmışlardır. Modern bilimin son halkası sosyoloji bu konuları tartışma alanına alarak zengin bir içerik kazanmıştır. Fakat asıl sorun modern toplum ve modern millet nedir noktasında düğümlenmektedir. İlk sosyologlar için açıklanması ve temellendirilmesi gereken en önemli konu budur. Klasik dönem sosyoloji kuramları büyük oranda millet üzerine yapılandırılan yeni devlet ve toplum düzenini açıklamaya çalışmışlardır.
Modern toplum üzerine çalışma yaparken, dönemin bilim ve felsefe yapma zihniyetini belirleyen hakim paradigma çok etkilidir. Model olarak fizik biliminin geliştirdiği ölçütler sosyolojide kullanıldığı için evrensel- nesnel bilgiler hedeflenmiştir. Evrenselci bakış açısı bütün toplumların aynı yasalar-ilkeler ile yaşadığını temel olarak kabul eder. Dolayısıyla o dönemde toplumların hem mevcut yapıları hem de tarihi süreçte geçirdikleri aşamaların yasalarını bulmak sosyolojinin görevi olarak kabul edilir. Düz çizgisel ilerlemecilik yaklaşımı dönemin zihniyetine egemen paradigması durumundadır. Bu anlayış bir toplum felsefesi olarak da adlandırılabilir. Örneğin Hegel felsefesinde, Comte sosyolojisinde, Marks ideolojisinde ilerlemeci paradigma egemendir. O zaman bu ilerlemeci toplum felsefesinin ayrıntılı olarak açıklanması gerekir.
İlerlemeci toplum felsefesi Yeni Çağ’daki başarılar üzerine inşa edilmiştir. Geçmişte yaşanan olumsuzluklardan kurtulma ve yeni olumlu gelişmeler sağlama insanlara gelecekle ilgili bir ümit ve güven vermiştir. Bu anlayışın temelinde bazı dini kabuller vardır. Buna göre zaman ve tarih, Tanrı tarafından yaratılmış olduğu için başlangıcı ve sonu olan bir varlık biçimidir. İki nokta arasında düz çizgi gibi bir süreç vardır. İnsanlık bu süreci yaşamaktadır. Tarih aşamalardan oluşan ve olumlu sona doğru ilerleyen bir süreçtir. Tarihin sonu kavramı bu bağlamda anlam kazanır. Bu çerçeve anlayışı modernleşme sürecinde dinden bağımsız olarak kullanmışlardır. Evrenselci bilim anlayışının gereği bütün toplumların aynı yasalar ve tarihsel süreçlerden geçtiği varsayılarak geliştirilen bir bakış açısı olmuştur. 18. Yüzyıl Aydınlanma felsefesi bu anlayışı güçlendiren iddialar içerir. İnsan aklı ve tecrübi bilim yapma yeteneğiyle evrenin (fenomen alanın) sırlarını çözümlemeyi başarmıştır. Başarıları gittikçe artmaktadır. Teknolojinin geliştirilmesi, siyasal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi, ekonomik başarıların artması sonucu Avrupa’da olumlu bir hava doğmuştur. Dolayısıyla insanlığın olumlu bir evreye doğru ilerlediği kanaati gittikçe pekişmiştir. İlerlemecilik zihinlere egemen olan bir paradigmaya dönüşmüştür.
Klasik sosyoloji kuramları ilerlemeci paradigma içinde doğmuştur. Herbert Spencer, canlı organizmayı örnek alarak toplumların işlevsel bir yapısı olduğunu ve tarih içinde belli yasalara dayalı bir evrim geçirdiğini düşünmüştür. Darwin’in biyolojide kullandığı evrim ve doğal eleme kavramlarını toplumsal süreçleri açıklamakta kullanmıştır. Modern toplum bir toplumsal evrim sonucunda gelişerek ortaya çıkmıştır. Sosyolojinin ismini veren pozitivist felsefenin temsilcisi Auguste Comte ilerlemeciliğin en önemli temsilcisi gibidir. Ona göre bütün insanlığın tarihte geçirmek zorunda olduğu üç evre vardır. Birinci evre teolojik hal, ikinci evre metafizik hal ve üçüncü evre pozitif hal olarak adlandırılır. Bu tespiti toplumların determinist yapıda olduğunu kabul ederek toplumsal değişmenin (tarihin) yasaları olarak ortaya koymuştur. Fizik biliminde Newton nasıl ki evrensel yerçekimi yasalarını bulduysa kendisinin de toplum yasalarını bulacağına inancı tamdır. Buna göre toplumlar belli yasalar içinde bir yapıya ve değişim sürecine sahiptir. Sosyoloji bu yapının ve değişimin olgusal sebeplerini bulmakla görevlidir. Bunun yolu tıpkı fizikteki gibi deney ve gözleme dayalı bilimsel yöntemle mümkün olur. Bu yaklaşıma göre toplum tıpkı doğada olduğu gibi determinist bir yapıdadır ve kullanılacak yöntem olgusal (pozitif) doğa bilimi yöntemidir.
Toplumun doğa ile bir tutulması toplumsal gerçekliğin eksik yorumlanmasına yol açmıştır. Bunu ilk fark edenlerden birisi Alman düşünür Wilhelm Dilthey’dir. Toplum insanlardan oluştuğuna göre doğadan farklı olarak insanların iradeleri ve daha önce yaratılan kültürel ortam vardır. Bu kültürel ortamın içinde özel anlamlar içeren değerler, semboller ve ritüeller insan davranışları üzerinde etkilidir. Pek çok sosyal olayın ve eylemin arkasında doğrudan gözlem yoluyla görünmeyen unsurlar yer alır. Eğer toplumu doğanın benzeri bir yapıda kabul edersek bu anlamlar dünyasını ıskalarız ve toplumsal gerçekliğin doğru bilgisine ulaşamayız. Dolayısıyla pozitif bilimlerin kullandığı yöntemin yanında yeni bir yöntem daha kullanmak gerekir. Dilthey’in ‘hermeneutic’adını verdiği yaklaşım yeni yöntem için bir temel oluşturur. Buna dayanarak Max Weber sosyal bilimlerde pozitif (olgusal) yöntemin yanında anlama yöntemini önerir. Böylece sosyolojide toplumsal gerçekliğin doğadan farklılığına dayalı yeni bir anlayış başlar. Bunun temeli yeni kurulan toplumsal ontoloji yani toplum felsefesidir.
İnsan düşünen, tasarlayan, değiştiren, kuran, yaratan bir varlıktır. Kendi biyolojik varlığıyla yetinmez, hatta yaşayamaz. Bir kültürel ortama ihtiyaç duyar. Bu kültürel ortam insanın doğup büyüyeceği, hayata hazırlanacağı, öğreneceği, sosyalleşeceği ve sonra da katkı sağlayacağı bir alandır. Doğadan etkilenir ama doğanın gerçekliğinden tamamen farklıdır. İnsan önce doğada olanı değiştirerek işe başlar. Kültürün doğduğu yer de burasıdır. Hayvanlar yuva olarak doğada buldukları bir alanı kullanırken insanlar doğadaki malzemeleri kullanarak ev kurarlar. Sonra o evleri geliştirirler, şekillendirirler, zenginleştirirler. Tarih adı verilen süreç insanoğlunun dünyada yaşama mücadelesini ve kültürle ilişkisini gösterir. Tarihte insanoğlu toplum halinde yaşamaya başlayınca devlet kurmuşlardır. Devletin iyi işlemesi için hukuk kurallarına ve bürokratik kurumlara ihtiyaç vardır ve zaman içinde bunların yaratıldığını görürsünüz. Dolayısıyla insan dendiğinde kültür, tarih, toplum, devlet, hukuk, bürokrasi gibi varlık alanları gündeme gelir. Toplum felsefesi bu bağlamda anlam kazanır.
Toplumların günümüze kadar nasıl geliştiklerini anlamak ve açıklamak önemli bir felsefe problemidir. Tarih ve toplum felsefeleri bu amaçla geliştirilmiştir. İlerlemeci tarih ve toplum felsefeleri doğa gerçekliğini açıklayan ontolojilerden ve bilimsel yaklaşımlardan çok etkilenmişlerdir. Fakat Dilthey’den sonra bu yaklaşımın yetersizliği ortaya çıkmıştır ve eleştiriler devam etmektedir. Eleştirenlerden birisi de Rus asıllı Amerikalı sosyolog Pitirim A. Sorokin’dir. Sorokin toplumların birbiriyle aynı olmadığını ve aynı safhaları yaşamak zorunda olmadıklarını ileri sürdü. Toplumlarda egemen olan ve farklı dönemlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkan sistemler kuramı geliştirdi. Üst kültür sistemleri adıyla formüle ettiği üç sistemden söz etti: duyumcul, düşünsel ve idealist. Bu üst kültür sistemleri toplumların yapısını ve alt sistemlerini belirler. Her toplumda aynı dönemde aynı şekilde görülmez. Toplumlar arasında farklı biçimlerde ve zamanlarda görülebilir. Tarih bu bağlamda inişli çıkışlı karmaşık bir süreçtir. Düz çizgisel ve evrensel yapıda değildir. Tarihin serüvenini döngüsel olarak adlandırmak daha doğrudur. Bu paradigmadan baktığımızda tarihte yer almış ve önemli başarılar elde etmiş milletlere, devletlere ve medeniyetlere gerçekçi yaklaşmış oluruz. Bir medeniyet yükselirken bir diğeri pek ala çöküşe geçmiş olabilir. İlerleme tek yönlü ve bütün toplumları kapsayan bir zorunlu tarih yolu olamaz. Döngüselci toplum felsefesinin ilk habercisi İbni Haldun olarak kabul edilir. Sonra 18. yüzyılda İtalyan tarihçi Giambattista Vico bu görüşe göre tarihi yorumlamış. 20. Yüzyıla gelince dünyada meydana gelen krizler döngüselci anlayışa tekrar dönüşe sebep olmuştur. Sorokin’in Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri isimli kitabı bu konuyu anlatır.
Sonuç olarak toplum felsefe konusunda zengin bir düşünce birikimi vardır. Siyaset felsefesi metinlerinden başlayarak ütopyalar, sözleşme kuramları, tarih felsefeleri, sosyoloji kuramları konuyu anlamak ve tartışmak için takip edilmelidir. Toplum felsefesi bir yönüyle sosyal ontolojiye, bir yönüyle tarih ve kültür felsefesine, bir yönüyle sosyal bilim felsefesine temel oluşturur. Sosyolojiyi mutlaka sağlam ve tutarlı bir toplum felsefesi üzerine inşa etmek gerekir. Sosyolojik yöntemin dayanacağı yer de burasıdır. Yapılacak sosyoloji araştırmalarında elde edilecek veriler ancak bu bağlamda bilimsel bilgi haline gelir. Aksi durumda enformasyon seviyesinden ileri geçemez.
Yeni yorum ekle