Türkiye’de Darbeler ve Demokrasi

Felsefe

Türkiye’de Darbeler ve Demokrasi

Fahri Atasoy

Demokrasi modern dönemde bir sürecin sonunda devlet yönetim modeli oldu. Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin baskısını ve hegemonyasını kırmak için başlatılan mücadelenin sonunda demokrasiye ulaşıldı. Bu süreci çok iyi okumak ve anlamak lazım. Bu kısa yazıda detaya girmek doğru olmaz. Sadece bazı önemli noktalar hatırlatılabilir. Yeni Çağ’da yetkisini ve meşruiyetini Kilise’den alan krallıklar sorgulanır oldu. Daha doğrusu Kilise’nin topluma sunduğu ve dayattığı modeller şiddetle eleştirildi. Bilimsel, felsefi, dini, siyasi, hukuki, ekonomik alanlarda dönüşümler gerçekleşti. Devlet yönetiminde modern ilkeler arandı ve ortaya “demokratik hukuk devleti” modeli çıktı. Bu devletin temelinde olgusal olarak vatan ve ulus yer aldı. Uluslaşma önemli bir aşama olarak yer aldı. Kent devletleri şeklindeki parçalanmışlık ulus düşüncesi-ideali etrafında bütünleşmeye dönüştü. Siyasette dini elitler ve güçler yerine sivil (dini olmayan) elitler ve güçler yer aldı. Demokrasi, herhangi bir ayrıcalık iddiasında bulunmayan halkın doğrudan veya dolaylı olarak yönetime katılması şeklinde kurumsallaştı.

Türkiye Avrupa’daki gelişmelerden etkilendi ve duyarsız kalamadı. Önce Osmanlı Devleti’nin bütün vatandaşlarını Osmanlı milleti olarak kabullendirmek istedi, olmadı. Sonra devletin Müslüman tebaasının İslam milleti olduğu dillendirildi ama o da kabul görmedi. Farklı milletlere mensup etnisiteler bir bir isyan ettiler ve bağımsızlık peşine düştüler. Geriye devletin ve hanedanın temelini oluşturan Türkler kaldı. O Türkler Balkanlar’dan sürüldü, Anadolu’da yaşadıkları vatan toprakları işgale uğradı. İşgalci Yunan ordusu Ankara’ya kadar ilerledi ve ancak Haymana-Polatlı hattında durdurulabildi. Zorluklar ve yokluklar içinde şanlı bir İstiklal Savaşı gerçekleştirildi. İstiklal Savaşı’nı yöneten kadro Osmanlı’nın son döneminde kurulan modern subay okullarından yetişen komutanlardı. Mustafa Kemal Atatürk mücadelenin önderliğini yaptı ve savaştan sonra modern bir devlet kurmak istedi. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak böylece doğmuş oldu.

Türkiye’nin demokrasi tecrübesi aslında Meşrutiyet’in kabul edilmesiyle başlamıştı. Meşrutiyet ile birlikte Kanuni Esasi adı verilen modern Anayasa da kabul edilmiş ve yürürlüğe girmişti. Dolayısıyla Türkiye’de demokrasi tarihi 1876 yılına dayandırılır. Cumhuriyet zaten 1920 yılında TBMM kurulmasıyla yönünü belirlemişti. Milletin vekilleri toplanacak ve milletin istikbalini kurtaracak kararları alacaklardı. Mustafa Kemal yetkisini ve meşruiyetini bu meclisten aldı. Meclis “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini temel düstur olarak ilan etti. Buna göre Türkiye’de ne hanedana ne dini cemaate ne etnisiteye ne de askeri-bürokratik hegemonya dayanan bir ayrıcalık olmayacaktır. Sistem yerine oturuncaya kadar tek parti ile yönetim sürdürüldü. Siyasete girmek isteyen askerlerden istifa etmeleri ve üniformalarını çıkartmaları istendi. Demokratik siyasetin ancak sivil kimliklerle yapılmasının önemi vurgulandı. Uygulamada belki istenilen başarı elde edilemedi ama yola çıkış ilkeleri demokrasiye uygundu. Dünyadaki gelişmeler doğrultusunda 1946 yılında çok partili demokrasiye geçildi.

Demokrasi kavram olarak her ne kadar Eski Yunan kültürüne ait olsa da Avrupa’da Yeni Çağ’da modernleşme sürecinde yeniden yorumlanarak uygulamaya sokuldu. Türklerin köklü devlet geleneği ise farklıydı. Hatta Türkler İslam dinine girmiş olsalar da kendi siyaset tecrübelerini sürdürmüşlerdir. Hayatlarında hiçbir zaman Katolik Kilisesi gibi dini temelli bir güce teslimiyet olmamıştır. Bu bağlamda Osmanlı Devleti bir din (teoloji) devleti değildir. Din adına ne Müslümanlar ne de gayrimüslimler üzerinde bir hegemonya yoktur. Kısmi olarak serbestlik vardır. Bunu Osmanlı tarihinden örneklendirmek mümkündür. En güzel örneğini Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonraki uygulamalarında görebiliriz. Bu dönemdeki Osmanlı devlet yapısı modern devletlerin oluşumunda bir model olarak ilham kaynağı olacak bir görünüm arz eder.

Avrupa’nın dini devlet yapılanmasından modern ulus devlet yapılanmasına geçmesi son derece önemli bir süreçtir. Bu sürecin analiz edilmesi için detaylı okumalara ihtiyaç vardır. Biz sonuçtan yola çıkarak ilerleyecek olursak Osmanlı Devleti zamanında başlayan Batılılaşma hareketi sonucunda modern devlet ile tanışmış oluruz. Avrupa devletleri görünürde Cumhuriyet veya Krallık modellerinde kendilerini yenileseler de ortak nokta halk egemenliği ve demokrasiyi uygulamalarıdır. Meclisler devreye girmekte ve halk devletin eşit yurttaşı olma ayrıcalığına kavuşmaktadır. Halbuki Avrupa toplumlarının feodal dönemdeki yapısı aristokrasi ayrıcalığı ile tanınır. Lordlar, baronlar, dükler, kontlar, şövalyeler gibi unvanlar bu ayrıcalığın sembolleridir. En üstte ise din adamları ve yönetme yetkisini verdikleri krallar (hanedan aileler) yer almaktadır. Demokrasiyi bu diyalektik yapıdan yola çıkarak anlamak gerekir. Modern devlet ile demokrasi sayesinde sıradan vatandaş değer kazanmıştır. Bu bir hak edilmiş süreçtir ve belli bir kültür oluşturmuştur. Fakat Türklerde henüz bu kültür yeterince oluşmuş değildir.

Mustafa Kemal Atatürk ülkenin modern devlete dönüşmesi için demokrasi kültürü de oluşturmak ister. Yıkılmış bir imparatorluk üzerine yeni ve modern bir devlet kurmak kolay değildir. Birçok zihinsel ve yapısal problemler vardır. Bu problemler sihirli değnekle çözülecek değildir. Çözülmesi için seferberliğe ve zamana ihtiyaç vardır. Devletin yapılanmasında ve değişim uygulamalarında mecburen deneme yanılma yöntemi uygulanır. Her karar istenen sonucu vermez ve hatta yeni problemlere sebep olur. Bu sürecin, kutsanmadan veya kötülenmeden eleştirel bir bakış açısıyla iyi analiz edilmesi gerekir. Demokrasimizin neden istenen kıvama gelmediğinin bazı sebepleri burada gizli olsa gerektir. Çünkü Cumhuriyet döneminde demokrasiye darbe vuran en önemli kaynak ordu olmuştur. Ordu aynı zamanda İstiklal Savaşı’nı başlatan, kazanan, Cumhuriyeti kuran bir kesimi oluşturur. Kendilerini ülkenin asli sahibi gibi görmelerinin arka planında bu sebepler olabilir. Halbuki devletin ve ülkenin asıl sahibi millettir ilkesi zihniyet olarak kabul görmüş olsa birçok problem çözülecektir. Bu konu bir zihniyet ve kültür meselesidir.

Yeni Türk devleti modern bir ulus devlettir. Ulus devletler toplumsal ve siyasal bütünleşmeye dayanır. Bunun gerçekleşebilmesi için bazı temel uygulamalara ihtiyaç vardır. Birincisi vatandaşları arasında ayırım olmamalı ve herkes birbiriyle eşit olmalıdır. İkincisi devlet görevlerini bürokratik kurumlar aracılığıyla ve hukuk kuralları çerçevesinde yerine getirmek zorundadır. Keyfilik tamamen ortadan kalkmalıdır. Üçüncüsü devletin vatandaşları arasında bütünleşmeyi sağlayacak dil, kültür ve eğitim birliği sağlanmalıdır. Türkçe zaten Osmanlı Devleti zamanında da resmi dildir ve yeni devlet bunu güçlendirmeyi hedefler. Bunlar sağlandığında güçlü bir toplum ve güçlü bir devlet ortaya çıkacaktır. Din konusunda ise toplumu cehaletten kurtaracak yollara ve yöntemlere ihtiyaç vardır. Mevcut dini yapılanma halkın cahil kalmasına dayanmakta ve bu avantajlarını sürdürme çabasındadır. Bunun için atılan adımlar çatışmaya yol açacaktır. Çok partili demokrasiye geçildiği dönemde bunlar araç haline gelecektir. Halbuki toplumun ilerlemesinin yolları bilgi, bilim, akıl ile hareket etmekten geçer. Demokrasi kültürünün yeterli olmadığı durumlarda karşınıza beklenmeyen problemler çıkacaktır.

Konu uzun ve çetrefilli olduğu için bu kısa yazıda sadece önemli gördüğümüz noktalara temas edelim. 1946 yılında başlayan siyasi rekabette seçimi yeni kurulan muhalif parti ilk hamlede kazanamamış ama 1950 yılında büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştur. İktidarı döneminde takdir edilecek veya eleştirilecek pek çok uygulaması vardır. Bunlar demokratik bir ülkede olağan gelişmelerdir. Ancak ordu içinde oluşan bir cunta devletin gerçek sahibi oldukları inancıyla meşru hükümeti devşirmeye karar verir. Hükümet devirmek demokrasilerde meşru yollarla yapılır ve bu yollar yasalarla tanımlanmıştır. Bahsi geçen cunta bunları hiçe sayarak ve anayasayı çiğneyerek silahlı güçle darbe yapar. Tarih 27 Mayıs 1960 günüdür. Cuntayı oluşturan subaylar albay rütbesindedir ve aynı zamanda komuta kademesindeki hiyerarşiyi de tanımazlar. Bu durum tamamen yaslara ve demokrasi teamüllerine aykırı bir durumdur. Türk demokrasisi 10 yıl içinde büyük bir darbe almıştır. Darbe yapmak isteyenlere meşruiyet kazandırmış ve askerler için sık başvurulan bir yol olmuştur. Türk demokrasisi içinde darbecilik adı verilen bir olgu ortaya çıkmıştır. 1960 Darbesinden sonra meydana gelen gelişmeler demokrasi tarihi açısından utanç vericidir. Detaylı analizlere ve okumalara ihtiyaç vardır. Türkiye’de demokrasiden bahsedilirken askerler her zaman önemli bir problem olarak düşünülecektir. 

Harp Okulları’nda yetişen subaylar maalesef kendilerini sivil vatandaşlardan ayrıcalıklı gören bir zihniyet kazanmışlardır. Bunların istisnaları olsa da çoğunluk halkı hakir görmekte ve sivil siyasetçileri aşağılamaktadır. Bunun en çarpıcı örneğini 1971 Muhtırasında ve 1980 Darbesinde görmekteyiz. Her iki darbe kendi özgünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekir ancak halka ve siyasetçilere bakışı aynıdır. Örneğin 1971 Muhtırası hem ordu içindeki gayrimeşru yapılanmayı engellemiş hem de seçilmiş hükümeti devirmiştir. Ülke uzun süredir kaynayan kazan gibidir ve 1980 darbesine giden yol oluşmaya başlamıştır. Siyasi iktidarlar ve silahlı kuvvetler hata üzerine hata yapmaktadır. Toplum millet bilinci içinde bütünleşmek bir tarafa ideolojik kamplaşma içinde kaosa sürüklenmektedir. Özellikle gençlik arasında kanlı bir çatışma başlamış ve ülke sathına yayılmıştır. Cumhuriyet tarihinin en karanlık günleri yaşanmaktadır. Oturmuş bir devlet düzeni olmayan bir ülkede anarşi sokağa hakim olur ve vatandaş kendi güvenliğini ve adaletini kendisi sağlamaya çabalar. 1980 Darbesi öncesinde Türkiye’de var olan durum budur.

Devletin en önemli kurumları sayılacak olursa ilk sırada iktidar, yani hükümet gelir. Hükümetin bir ülkede egemenlik sürdürmesini sağlayan ise güvenlik güçleridir. Yani ordu ve polis devlet sisteminin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Sonrasında hukuk birimleri ve hizmet birimleri gelir. Modern demokrasilerde halk-vatandaş merkezde olarak devlet birimleri hizmet için vardır. Hizmetlerini sürdürmek için yasalar geliştirilmiş ve en üst yasaya bağlanmıştır. Türkiye maalesef 1980 öncesinde Batı demokrasilerindeki bütün ilke ve kuralları çiğneyerek bir uçuruma sürüklendi. Uçurum darbe sonrasında görüldü. Bütün siyasi partiler ve siyasi dernekler kapatıldı. Siyasetçiler gözaltına alındı. Bazıları tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Siyasi örgütlerin ve olayların içinde yer alan gençler sorgusuz sualsiz askeri kışlalarda toplandı. Askeri kışlalar işkence merkezleri gibi kullanıldı. Cezaevi ve sözde mahkemelere dönüştürüldü. Bu süreçte ne hukuk ne insan onuru ve haysiyeti gözetildi. Tam bir zulüm hakim oldu. Ancak başka bir ülkenin askerleri işgal etseydi uygulanacak yöntemler kullanıldı. Sadece bir örnek paylaşayım: 1980 Darbesi sonrası İzmir’de Ülkü Ocakları’na mensup 16 yaşında bir genç gözaltına alınır. Pek çok işkenceden sonra 7 yıla yakın Askeri cezaevlerinde kaldıktan sonra ancak serbest bırakılır. Bunlara örmek çoğaltmak mümkün. Daha doğrusu çok yönlü olarak konu sosyolojik olarak incelenmeli ve olgusal olarak ortaya konmalıdır.

Ülke yönetimine 12 Eylül 1980 günü yapılan askeri müdahale, Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma noktalarından birisi olmuştur. Birincisi yeni gelişmekte olan demokrasimiz gök ekin gibi biçilmiştir. Darbeden uzun süre sonra siyasi yasaklar kalkmış olsa da meşru siyaset yapma imkanları ortadan kalkmıştır. Parti kapatmak, siyasetçi yasaklamak, siyasetçiye izin vermemek gibi demokrasiye ve insan haklarına aykırı uygulamalar meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yol sonraki dönem iktidarlar ve güç merkezleri tarafından tekrar kullanılmaya teşebbüs edilmiştir. Yeni kurulan ve iktidar olan AKP’nin kapatılma girişimi ve AKP hükümetinin seçilmiş belediye başkanlarını rahat rahat görevden alması bunun en büyük kanıtıdır. Demokrasi bütün kurumları ve kurallarıyla yerleşmiş olsa hiçbir güç halkın tercihini çiğnemez. Devletin meşru yapısına karşı işlenen suçlar ve suçlular varsa zaten seçimlere sokulmaz. 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen darbe girişimi de geçmişteki kanunsuzluklar ve darbe alışkanlıklarının bir eseridir. Halkın askerlere karşı olumlu duygularını kullanarak meşru hükümeti yıkmaya çalışmak tamamen demokrasiye aykırıdır. Demokrasi ülkede siyaset yapmak isteyen bütün kesimlere imkan vermeyi gerektirir. Meşru siyaset yapan ve başarılı olan grupları ise sadece meşru yollarla yenmeyi öngörür. Aksi davranışlar demokrasi dışına çıkıldığına işarettir. Otoriterleşme ve diktatörleşme eğilimleri demokrasinin en büyük tehlikesidir.

12 Eylül üzerinden 45 yıl geçti. O dönemde lise ve üniversite öğrencisi olan gençler şimdilerde emeklilik yaşındalar. Bu süreci göz önüne alarak kısa bir değerlendirme yapacak olursak 12 Eylül’ün Türk siyasi zümresine ve aydın-entelektüel kesimine çok büyük bir darbe vurduğu söylenebilir. O dönemin heyecanlı, idealist, ilkeli, vatansever gençlerinin üstünde derin bir travma yaratmış olduğu görülür. Bu travmanın etkisini atmanın ne kadar zor olduğu anlaşılır. Bu travmalı nesilden aydınlar ve siyasetçiler kendi çocuklarını ve etkileyebildikleri genç kesimleri bu travma içine hapsetmeye çalıştılar. Konu çok yönlü olarak araştırılmayı ve tartışılmayı bekliyor. Bugünkü iktidar kavgalarının altında bu travmaların etkilerini bulmak şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.