Nizami Gencevi'nin Mahzenü'l-Esrar'ındaki Naatları

Edebiyat

Nizami Gencevi'nin Mahzenü'l-Esrar'ındaki Naatları

Büyük bilge, sufî ve dâhi şair Genceli Nizamî, hem lirik şiirde hem sufî ve hem de kahramanlık şiirlerinde yaratıcı üstün bir yetenektir. İlk şiirlerini söylediği günlerden günümüze dek eserleriyle hep doruklarda yer almış eşsiz bir dehâdır. Sufîliği ve tasavvuftaki yüce makamıyla “Şeyh Nizamî” olarak da bilinen Nizamî, özellikle “hamse” türünde en yüce makama erişmiş bir bilge şairdir. Onun beşli mesnevilerindeki şairliğine, söz sanatlarındaki başarılarına, ifade tarzına, sözünün ve ifadelerinin gücüne erişen kimse olmamıştır. Başta Azerbaycan, Anadolu, İran, Hindistan olmak üzere çok geniş coğrafyalarda bu büyük söz ustasının eserleri elden ele dolaşmış, geniş kitlelerce okunmuş ve büyük şairler tarafından örnek alınarak aynı ya da benzeri konularda eserlerine çok sayıda nazireler yazılmıştır.  Nizamî’nin tasavvufa derinden ilgisi ve bağlılığı ve hemen hemen tamamını sakınganlıkla geçirdiği hayat tarzı şiirlerinden de açıkça anlaşılmaktadır. Hayatının züht ile geçmiş olması, hükümdar saraylarından oldukça uzak durması da bu sakınganlığını ve tasavvuf konusunda ne denli duyarlı, söz sahibi, aynı zamanda ergin bir sufî olduğunu göstermektedir.[1]

Genceli Nizamî, bilge ve sufî bir filozoftur. İbadete çok düşkün, oldukça ergin ve sakıngan bir sufîdir. Ömrünün tamamını kanaat, inziva ve uzlette geçirmiştir. Bu yüzden de daha çok “Şeyh Nizamî” olarak bilinir. Hayatı boyunca, kendisine verilene kanaat etmiş, dünyayı sevenlere yaklaşmamış, gençlik yıllarından itibaren sultanlar ve yöneticilerin meclislerinden uzak durmuş, hiçbir yönetici için övgü şiiri yazmamış, kendi zaviyesinde ve dergâhında bir köşeye çekilip münzevi olarak yaşamıştır. Ancak bazı yöneticiler zaman zaman gidip kendisini ziyaret etmişlerdir. [2]

Bir diğer açıdan bakıldığında bir mesnevide, Mahzenü’l-esrâr’ında beş ayrı naat yazan ilk şairdir. En önemli özellikleri arasında, hikmet ve felsefe konularını manzum olarak anlatan; kaside türü şiirleri övgü, abartı ve anlamsız yüceltmelerden arındıran ilk şair olması da yer almaktadır.

Mahzenü’l-esrâr’ın ilk bölümü; başlangıçtan itibarenTanrı’nın övgüsü, Peygamber’e naatlar, eserin yazılış sebebi, sözün erdemi ve değeri, şiirin düzyazıdan üstünlüğü, gönül bilgisi, gerçeğin peşinde koşma, metafizik evrene yönelişler ve halvetler… gibi konulara ayrılmıştır. Mahzenü’l-esrâr’daki naatlar:

ULU PEYGAMBER’İN ÖVGÜSÜ

İlk levhaya “Elif” yazıldı

“Ahmed” sözünün perdesi açıldı

 

“Elif” “ha”yı evrenin hükümdarı yaptı

”Dal”dan bir gerdanlık, “mim”den de kemer yaptı

 

Kuşkusuz o, “mim”, “dal” ile hükümdarlığa erişti

Ülkeye, devlete, bahta, erginliğe erişti

 

Işıltılı firuzeden bu engin masmavi göklerde

Cennet saraylarından gelen bir turunçtu taptaze

 

Töresidir turuncun önce meyveye durmak

Sonra da baharda güllerini evrene saçmak

 

“Peygamber idim ben”[3] sözünü söyleyince bir sancak gibi

Son peygamberlik onuru Muhammed’e verildi

 

Gökte Ay, zebercet bir yüzük kaşı, mühür oldu

O yüzüğün kaşı Muhammed’in mührü oldu

 

Dünyanın kulağında onun “mim” küpesi var

İki dünya dolusu onun kulu, kölesi var

 

Makamları aşan efendi, Mesih’in efendisi

Ne kutlu o müjdeci elçi ne kutlu onu haber veren müjdecisi

 

Ümmi ama fasih dil ile söz söyleyen

Âdem’in “elif”inden, “Mesih”in “mim”inden söz eden

 

Elif gibi dümdüz, vefalı sözünde, özünde

Hem ilk, hem son olmuş peygamberlere

 

“Kün”[4] varlık pergelinin en aydınlık noktası

Sözü, bütün sözleri geride bırakan söz ustası

 

Edep onun sözünden şan şöhret buldu

Felekler, gezegenler kemerinin süsü oldu

 

Kafasında dünyanın kibri, gururu yoktu

Dünyaya, dünyalıklara baş eğdiği de yoktu

 

Masumlar yaşar onun hareminde, perde arkasında

Masumları da o besler kendine yaraşırca

 

Türbesini ziyaret, günahı siler gözden

Mekke’den ayrılıp gitmesiyle haraç alır o Mekke’den

 

Susması bile gönül aydınlatan, inci saçan söz gibi

Dostluğu onun kusurlara ateş salan hüner gibi

 

Fitneleri söndürmesi, evrene güvence verir onun

Bu evrende hayranı olmayan mı var onun?

 

Varlığıyla her topluluğun, her hayrın başı o

Ağırbaşlı, ağır, vakur; yel hızıyla gezer o

 

Kutsal Tanrı ışığı hep gönlünde yanan o

Ezel dersini sonsuza dek okuyan o

 

Ondan yardım diler Güneş’in ışıltılı kaynağı

Ay’ı, miraç gecesi parmağıyla parçaladı

 

Miraç gecesi tahta oturan hükümdar oydu

O gece kemeriyle tacıyla taht kuran oydu

 

Daralmıştı nefes bu dünyada, ferahlık verdi ona

Nalladı, sürdü atını öteler dünyasına

 

Miraçtan dönüp geleceğini duyan söz erleri

Hazırladılar alaca atlarını sanat süvarileri

 

Sırası geldiğinde, aldı kalemi eline

Efendisine övgü yazmak kısmet oldu Nizamî’ye[5]

BİRİNCİ NAAT

Yedi yıldızın ışıltısı, dokuz feleğin ışıltılı tacı o

En son mesaj getiren, en sonuncu peygamber o

 

Akıl, ayağı altında toprak sanır kendisini Ahmed Peygamber’in

İki evren de atının terkisinde bağlı o Peygamber’in

 

Naz ovasının en taze, en canlı sümbülü o

Sır denizinin en değerli, en özel mücevheri o

 

Zülüf sümbülleri gün gibi yüzünde ışıl ışıl onun

Mücevheri güneşin ışık kaynağı hep onun

 

Bal gülücükleriyle açsa ağzını eğer o

Mücevher dişleriyle yerlere serer sedefin değerini o

 

O, bir taşın bile gönlünü incitmeyen ulu kişi

Neden kırıldı taş ile onun mücevher dişi?  

 

Düşmanın kınama taşı, sonunda mücevher zatından

Bir mücevher tanesi dişini ayırdı ondan

 

Çıktı mücevher o dar taş dağarcığından

Şaşırma sen mücevher çıkarsa taş ortasından

 

Doğru, doğru o taşın yüreğindeki mücevher sertti

Barış kabul etmezdi, kabaydı, ince değildi

 

Kırmasaydı o kutlunun dişini o taş

Övünebilir miydi bu kadar meğer bu taş?

 

Gümüş taşın diyetini ödeyebilir miydi o?

Geldi de yaraladı o kutlunun küçücük ağzını o

 

Taşın içinden çıkan bütün mücevherler

Onun ağzındaki bir dişin diyetini ödeyemezler

 

Yeryüzünün ocaklarından çıkan mücevherler

Nasıl onun diş mücevherlerinin diyetiyiz derler?

 

Dişini, Uhud fethine diyet olarak gönülden verdi o

Canından koparıp verdi, hiç acımadan o

 

Taşla yaralanan ağzının yıkayınca kanlarını

Dişini o cömertlik timsali, cömertlikle bağışladı

 

Gönül rızasıyla göz kırpmadan dişini verdi

Hiçbir şeye saymadı, fetih için şükran olarak verdi

 

Zafer arzularını öne çıkardı, arzularını bir kenara bıraktı

Dünyaya hırsını, tamahı bir kenara bıraktı

 

Savaş meydanında saflarında ordusunun

Elleri sancak, dili hançerdi onun

 

Dil hançeri dişini dine feda etti

Dişli hançer güzel olmazdı da ondan verdi

 

Ne içindi bütün bu sıkıntılar? Cömertliğini görsünler

Küfür dikenini bırakıp onun güllerini yesinler

 

Bahçe güllerle dolu, dikenden söze ne gerek var?

İp kıymetli mücevher dizili, yılan kuyruğuna ne gerek var?

 

Tavus kuyruğuyla karganın sesini kes sen

Bülbül kanadıyla bahçeye gel, gir sen

 

Nizamî onu huzurunda hoş kokulu bir gül

Onun kutlu gülü için şakıyan bir bülbül [6]

 

İKİNCİ NAAT

A teni temiz canlardan daha temiz sen!

Feda sana canımız, ruhumuzu besleyen sen!

 

Rahmet evinin merkezi sensin, sen

Sildin kaleminle noktasını her zahmetin sen

 

Arap yolcuların ışıltılı Ay’ı sensin, sen

Yolunu kaybetmiş Acemlerin kılavuzu sensin, sen

 

Doğru yolu seninle bulurlar, yolda olmasan da sen

Köyün muhtarı sensin, köyde olmasan da sen

 

Senin gibi cömert ulular seyre çıktıklarında

Helvalarını tek yemezler, verirler başkalarına da

 

Tatlı hurma yediğin ziyafet sofrasından

Bize ne ayırdın, ne getirdin sen payımızdan?

 

Aç ağzını konuş da herkes, sözlerinin balından

Yesinler taze hurmaları ağzının suyundan

 

A gece karası zülfü, kurtuluşun aydınlık günü sen!

A sevda ateşi, hayat suyu olan sen!

 

Akıl, yüzünün çılgın âşığı senin

Tutkun âşıklarının sayısı, saçlarının teli kadar senin

 

Felekler kemerindeki halkalardan biri senin

Güneş yüzünün güneşinden bir gülümseme senin

 

Bu kirli dünya seninle arındı, tertemiz oldu

Senin miskinle dünya böyle hoş kokulu oldu

 

Misk kokulu türbenin hoş kokulu toprağıyla

Bir koca ülke misk kokmakta baksana

 

Toprağın, Süleyman’ın yelinden daha güzel senin

Ravza’n ne desem; Rıdvan’dan daha güzel senin

 

Tekbirinin seccadesi olan Kâbe

Susamış senin bal sözlerinin şerbetine

 

Dünyadaki bu taçlar, bu tahtlar senin

Tahtın bu yerkürede, tacın da gökler senin

 

Yok ki gölgen, Ay’ın ışığısın sen

Tanrı ışığının gölgesinden bir ışıksın sen

 

Dört sancak[7] Müslümanlığının direkleri senin

Beş dua, hükümdarlığının göstergesi senin[8]

 

Düşkünlerin toprağı gül bahçesine döndü seninle

Gariplerin gözleri ışıl ışıl ışıldadı seninle

 

Miraç gecesi, zülüf karasında yüceldikçe doruklara

Ayakların dokundu feleklerin başlarına

 

Göklerin etekleri kızıl altınlarla, incilerle doldu

Göklerin bezekleri altınlarla vuruldu

 

Ak sedefler üzerinde mutluluk elleriyle

Misk kokusunu öğütür, saçar meltemle

 

Kuşkusuz meltemin esip saldırdığı her yerde

Amber orduları, yüceltir sancaklarını göklerde

 

Titreyen o amberin kokusuna bir bilsen

Ucuz olur, iki dünyayı da versen sen

 

Koskoca Sidre ağacı, tahtının bir tek ayağı senin

Arş sarayındaki kürsünden de aşağı senin

 

Işıldayınca sabah vakti, o can penceren senin

Arş, bir zerre kalır o ışıltılı güneşinin yanında senin

 

Ezel sabahı, güzelliğini yansıtan bir ayna olmasaydı senin

Işıltıların yeryüzüne nasıl düşerdi senin

 

İki dünyanın sultanı! Neden yerin altındasın sen?

Hazine misin yoksa gözlerden gizlilerde sen?

 

A kutlu hazine! Yerlerdesin ya artık sen

Hazineleri toprak altında saklamalıyız gözlerden

 

Varlık hazinene yoksulluğun yeterli virane senin

Mumuna gölgen, yeterli kelebek senin

 

Ahlarının hedef yeri, feleğin eğri çarkı senin

Kovasının çemberi, kuyunun ipi senin

 

Bu dünyanın sultanları Ay ile Güneş, ak kara

Ulak olmuşlar senin için yollarda

 

Çare arayan aklın tabibi, Lokman’ı sensin

Ay yola çıkma sevdasında, canı cananı sensin

 

Kalk ayağa, güne çevir gecelerini bekleyenlerin sen

Nizamî’nin şu ruhunu ışıl ışıl aydınlat sen [9]

 

ÜÇÜNCÜ NAAT

A Medine gömlekli, Mekke peçeli güzel!

Daha ne kadar gölgede kalacak Güneş? Gel!

 

Aysın sen! Işığından bir ışıltı gönder bize sen

Gülsün sen! Bağından bir koku gönder bize sen

 

Gel artık bekleyenlerin tükendi nefesleri. Gel sen

Gel eriş, yetiş imdada ey yiğit gel sen

 

Acem ülkesine sür atını, kalma Arap yurdunda sen

Gece o kara ata, gündüz ak küheylana bin sen

 

Süsle bu evreni yeniden, kur bu dünyayı yeniden

İki dünyada da yankılansın sesin yücelerden

 

Sen bas sikkeyi, altını; hükümdar sensin, sen

Sussun bütün hatipler, hutbeyi sen oku, sen

 

Bir gül kokusu saçtı toprağın senin her yere

Alıp götürdü o kokuları bozgunculuk yeli esti de

 

Çek iplerini, indir tahtlarından bu ten düşkünlerini

Günahlara bulanmış âbitlerden arındır bu minberini

 

O ev ve o minber olmuş devlerin mekânı

Yokluk karanlıklarına at ne olur sen onları

 

Al bu yeme kullarından verdiğin bol bol nimetleri

Al verdiğin malları, yağmaladı onlar nimetleri

 

Biz hepimiz cansız tenleriz, canımız gel sen ol, sen

Biz hepimiz karıncalarız, Süleyman gel sen ol, sen

 

Bir taraftan dinde bozgunculuk yaparlar

Bir taraftan insanlara pusular kurarlar

 

Önderimiz sensin, o halde neden başsız bu kervan?

Merkezimiz sensin, o halde neden bayrak kalkıyor kenardan?

 

Ya gel, Ali’yi meydana gönder sen

Ya gel, Ömer’i şeytana gönder sen

 

Gece karanlığı zülüflerini ay yüzüne Yemen tülü gibi salıver

Işıltılı başını, kara Yemen elbisenin yakasından çıkarıver

 

Bağla kemerini de yok et bu bozguncuları sen

Kaldır ortadan bu din tacirlerini sen

 

Beş yüz yetmiş yıl yeter uyudun sen

Uyan da meclise gel, durma artık, gel sen

 

Kalk da ver buyruğunu İsrafil’e

Nefes versin o da birkaç kandile

 

Sırlar perdesinin arkasına saklan

Uyuduk biz hepimiz; kalk, kalk sen de uyan

 

Bu afetlerle dolu dünyaya gel son ver sen

Uzat elini de tut ellerimizden sen

 

Gönlünde senin doğrulardan başka şey yok

Sana erişenlerin başka arzuları yok

 

Çek parmağınla sınırlarını feleklerin

Bütün varlıklar sana hediye verilsin

 

Bir avuç tozun, toprağın suçunu bağışlamak için

Mahşer günü kim kınar seni bunun için?

 

Açsan da yüzündeki perdeyi, göstersen yüzünü sen

Sevinçten çıkarıp atarlar hırkalarını iki dünyadakiler birden

 

Nizamî’nin ruhu, bir haber bekler senden

Dirilir yeniden bir bahar kokusu gelirse senden

 

Vefa kokusu gönder nefesinden ona sen

Feridun mülkünü bir dilenciye bağışla sen[10]

 

DÖRDÜNCÜ NAAT

A peygamberler tacının en değerli mücevheri sen!

Özgür hükümdarlara taç veren peygamber sen!

 

Akraba, yabancı nice insanlar

Bu dünyada hepsi sofranda konuklar

 

İlk beyti bu şiirin seninle başladıysa da

Adın kafiye gibi kuruldu en sona da

 

Erişince bu yıkık köye bir işaret yücelerden

Senin adınla, Âdem’in adıyla bayındır oluverdi birden

 

Her evin süsü, her evin değeri sensin

İlk kerpici Âdem’di, son kerpici sensin

 

Âdem’sin sen, Nuh’sun sen; hayır onlardan da yücesin

Onların vurdukları düğümleri çözen sensin

 

Buğdayı yiyip de Âdem zarar gördüyse

Ona bir gül şekeri gibi oldu tövbesi de

 

Gönül tövbesi, yemyeşil bağında kokun senin

Âdem’in gül şekeri mahallenin toprağı senin

 

Sözünü şeker bilip yedi de Âdem, tövbe etti

Sonra gül şekerliğinden gül şekeri el çekti

 

Kabul topunu yaratmıştı Tanrı ezelden

Gönül meydanına attılar, aldın o topu bir tek sen

 

Taze erişmiş Âdem çıktı meydana

O topu almak için ilk darbeyi vurdu çevganıyla

 

Toydu Âdem, atı, buğday tarlasını gördüğünde

Alamadı topu, bıraktı, çekildi kaldı bir köşede

 

Suya yanmış Nuh gördü o hayat suyunu

Unuttu hayat suyunu, aştı başından tufanın suyu

 

Sıra gelince İbrahim’e, üç kez düştü ten beşiği

Yarı yolda kaldı, aşamadı onun atı tepeleri

 

Davud’un yüreği daracık, nefesi azdı

Yüksek sesle konuşamadı, sesi kısık kaldı

 

Hükümdardı Süleyman, utandı

Bu tacı aramaya yola çıkmadı

 

Kuyudaydı Yusuf, o kuyudan açık seçik göremedi

İpten, kovadan başka şey bilemedi

 

Eteği hayat suyuyla ıslanmıştı Hızır’ın

Bezmişti yolculuğundan bu kuru dünyanın

 

Elleri boştu Musa’nın bu yolculukta

Şişesini “Erinî”[11] dağının eteklerinde parçalamıştı o da

 

Mesih tamah etmedi bu buğday danesine

Suçlanıyordu o zaten evin içinden de

 

Bir tek sen terk ettin Tanrı’dan başka her şeyi

Attın bu işin üzerine, attın sen gölgeni

 

Yazıldı, mühürlendi adına bu mektup senin

Sona erdi bu hutbe devrinde senin

 

Kalk artık! Felekten daha güzel kur bu evreni!

Felek yapamaz bunu, gel sen yap ne olur bu işi!

 

Gökler, doruklarına kadar meydanların senin

Yerkürenin topu çevganının kıvrımında senin

 

Bir zerre toz kalkmıyor o yokluk aleminden

Şaha kaldır atını, dal bu meydana, artık dal sen

 

Kim imiş o yokluk da parçalasın kadehini senin?

Kim imiş o yokluk da adını ansın senin?

 

Yokluk içerisinde yokluğun ayaklarını bağla

Yokluğun kolunu, yokluk bağıyla bağla

 

A nefesi dilsizleri dile getiren sanatkâr!

Yüreği yaralılara ilaç olan ulu, sevgili yâr!

 

Senin yolunu tutan akıl, kan denizinden

Çıkarır can gemisini denizin kıyısına birden

 

Dokuz feleğin kıblesi, mahallende senin

 Altı yönüyle dünyanın haracı misk saçlarında senin

 

Bütün dünya birbirine girer, uğruna senin

Başındaki saçlardan biri eksilirse senin

 

Anlayışınla okursun yazılmayanları bile sen

Zekânla gizli saklıları okuyan bile sen

 

Parmağın basmadı ayağını harfe de, yazmadı sözlerini

Sırdaş olmayanlar alıp da eleştirmesinler o sözlerini

 

Erişir herkesin sözlerine başkasının parmağı

Erişemez asla senin sözlerine kimsenin parmağı

 

Kavut gibi tatlı kapının toprağı senin

Şeker dudakların fıstık ve hünnap senin

 

Kapının toprağından bir avuç kavut, aşk çölünde

Kırk günlük azık olur aşk sahranda gezenlere

 

En taze, en kutlu kurtuluş sabahımsın benim sen

Toprağınım senin ben, dirilik suyumsun benim sen

 

Toprağın, canımın cennet bağı benim

Gül bahçen, dünyamın canı benim

 

Toprağını gözlerine çekerim Nizamî’nin

Yüklerini taşıyan kölen olurum senin

 

O tertemiz can gibi bahçenin kapısında birden

Bir yel gibi kalkarım, toprak gibi konarım ben

 

Ulular güzel koku sürdüklerinde başarına

Benim toprağımı sürsünler başlarına, saçlarına [12]

 

 

[1]Zebîhullâh-i Safâ, Târîh-i Edebiyyât Der Îrân, Tahran 1371 hş., II, 799, 800; MәhәmmәdӘminRәsulzadә, Azәrbaycan Şairi Nizami, Bakı 2011., s. 65.

[2]Mirzâ Muhammed Ali Müderris, Reyhânetü’l-edeb fî terâcimi’l-marûfînbi’l-kunave’l-lakab,Tahran 1364 hş., V, 211; Said-i Nefisî, Dîvân-i Kasâid ve Ğezeliyyât-i Nizamî-yiGencevî, Tahran 1363 hş., s. 15.

[3] “Ben peygamber iken Âdem henüz su ile çamur arasındaydı, henüz yaratılmamıştı” hadisine işaret.

[4] “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol!” demektir; hemen oluverir.” Kur’ân, Yasin: 82.

[5] Nizamî Gencevî, Leylâ ve Mecnûn (çev. Nimet Yıldırım), İstanbul 2025, s. 59-60.

[6]Nizamî Gencevî, Leylâ ve Mecnûn, s. 65-66.

[7] Namaz, oruç, hac ve zekat.

[8] Beş vakit namaz.

[9]Nizamî Gencevî, Leylâ ve Mecnûn, s. 66-68.

[10]Nizamî Gencevî, Leylâ ve Mecnûn, s. 68-70.

[11] “Musa, tayin ettiğimiz vakitte Tûr’a gelip de rabbi onunla konuştuğunda o, “Rabbim! Bana görün; sana bakayım” dedi. Rabbi, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Musa da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim.”

[12]Nizamî Gencevî, Leylâ ve Mecnûn, s. 70-73.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.