İktidarın Sessiz Sahnesi: Joseon Saray Müzesi

Sanat

İktidarınSessiz Sahnesi: Joseon Saray Müzesi

.

 

İktidarın Sessiz Sahnesi: Joseon Saray Müzesi’nde Hissedilen Gücün Arkasındaki Gerçek

Bugün bir saray müzesinde Joseon dönemine ait bir kralın nesnelerine bakabiliyorum.

Peki bu durum, beni o dönemde yaşayan sıradan bir Koreli’den daha ayrıcalıklı bir konumamıyerleştiriyor?

İlk bakışta öyle düşünülebilir. Çünkü bu tür nesneleri görmek, Joseon toplumunda son derece sınırlı bir imtiyazdı; halkın büyük çoğunluğu için kralın eşyaları ne sergilenir ne de doğrudan erişilebilir durumdaydı. Ancak şimdi yaşadığım bu ayrıcalık, bir üstünlükten çok, iktidarın maddi kalıntılarına artık ona tabi olmadan bakabilme imkânına işaret eder. Bir saray müzesi olan National Palaca Museum of Korea, biz ziyaretçilere geçmişin nesnelerini açarken aynı zamanda daha fark edilmesi güç bir şey de sunar: zamansal bir üstünlük hissi. Bu yazıda saray müzelerinin o görkemli saraylarının yanında kurulan bu müzelerin Jeseon özelinde bizde hissettirdiklerini ve gerçeğin arka planını sizle paylaşıyorum.

Müze gezmek çoğu zaman kişisel bir beğeni ya da duygulanım meselesi olarak anlatılır. Oysa müzeler, yalnızca bakılan değil, aynı zamanda bakmayı da öğreten mekânlardır. Müze kuramcısı Tony Bennett, müzeleri modern devletin “terbiye edici” kurumları olarak tanımlar; ona göre müzeler, kamusal davranışları düzenleyen ve bakış biçimlerini disipline eden görsel alanlar üretir. Bizler bu düzene uyarken gerçeğe gözleri kapatmadığımızda bize sunulan ile aslında görebildiklerimizin ayrımını da yaparız. Saray içinde konumlanan müzeler ise bu işlevi daha yoğun biçimde üstlenir. Burada sergilenen nesneler, geçmişten bugüne kalmış nötr kalıntılar değil; iktidarın belirli bir biçimde hatırlanmasını sağlayan bilinçli bir seçimin parçasıdır.

Joseon saray müzesinde karşılaştığım portreler bu temsil biçiminin en açık örneklerindendi. Bu portrelerde bireysel ifadeye, kişisel bir hikâyeye ya da duygusal bir derinliğe rastlanmaz. Yüzler donuktur, bakışlar sabittir, bedenler neredeyse geometrik bir kesinlikle konumlandırılmıştır. Bu durum sıklıkla dönemin estetik anlayışıyla açıklanır. Oysa burada söz konusu olan estetikten çok, disiplinli bir temsil düzenidir. Portre, bireyi görünür kılmak için değil; onu kişisel özelliklerinden arındırarak düzenin bir parçası hâline getirmek için vardır.

Bu temsil biçimi, sarayın yalnızca yönetilen bir mekân değil, aynı zamanda sürekli olarak kendini sahneleyen bir yapı olduğunu gösterir. Antropolog Clifford Geertz, “tiyatro devleti” kavramıyla sarayların esas olarak yönetmekten ziyade iktidarı sahnelediğini belirtir. Joseon sarayı da bu anlamda, iktidarın sürekli tekrarlandığı ve görünür kılındığı bir sahnedir. Bugün ulusal müze vitrinlerinde gördüğümüz tahtlar, mühürler ve törensel nesneler, bu sahnenin modern uzantılarıdır. Etkileyiciliği yüksek ihtişamlı bu müze vitrini, iktidarın kullanımını değil, iktidarın nasıl algılanması gerektiğini gösterir.

Bu görünürlük meselesi en açık biçimde saray kıyafetlerinde karşımıza çıkıyor. Joseon sarayında giyim, bireysel bir tercih alanı değil aksine renkler, kumaşlar, katmanlar ve süslemeler toplumsal konumu açık biçimde tanımlar. Müzede yer alan “giyme sırası” şemaları, bedenin kamusal alana çıkmadan önce nasıl adım adım düzenlendiğini gösterir. Burada beden, serbest bırakılan bir varlık değil; biçimlendirilen ve denetlenen bir yüzey olarak elealınır.

.

Bu düzenin en çarpıcı ve insani yönü, saraylı kadınların kıyafetlerinde görülür. Bir kadın olarak da bu etkileyici görünüşün ardındaki trajediyi anlamak da maalesef hiç zor değil. İlk bakışta zarif ve etkileyici görünen bu giysiler, bedensel hareketi ciddi biçimde kısıtlayan ağır katmanlardan oluşur. Güç burada bedeni özgürleştiren bir imkân olarak değil; beden üzerinden taşınan bir yük olarak hissedilir. Kıyafetlerin müzede boş iskeletler üzerinde sergilenmesi tesadüf değildir. Bu boşluk, kişilerin geçiciliğini, düzenin ise sürekliliğini sessiz ama etkili bir biçimde hatırlatır. Yani aslolan birey değil konum ve konumun yüceliğidir.

Müzedeki sergileme dili de bu sessizliği destekler durumda. Okuduğumuz etiketler genellikle kısa, tanımlayıcı ve mesafeli; yorumdan özellikle kaçınılmış. Bu sessizlik, biz ziyaretçiye düşünme alanı açıyormuş gibi görünse de çoğu zaman anlatının sorgulanmadan kabul edilmesine hizmet ediyor. Nesneler konuşmaz; ancak suskunluklarıyla düzenin kaçınılmaz olduğu hissini üretir. Ziyaretçi, sorular sormaya değil, olanıkabullenmeyeyönlendirilir.

National Palaca Museum of Korea’daki temsil dili, Osmanlı İmparatorluğu’nun ana saray müzesi olan Topkapı Sarayı ile karşılaştırıldığında daha da belirginleşiyor. Joseon Saray Müzesinde iktidar büyük ölçüde kişiden arındırılmış, kurumsal ve anonim bir düzen olarak sunulurken; Topkapı Sarayı’nda anlatı daha çok padişah figürü etrafında şekillenir. Nesneler belirli isimlerle birlikte anılır; kaftanlar, silahlar ve gündelik eşyalar bireysel hükümdarlık hikâyelerinin taşıyıcısına dönüşür. Böylece iktidar, işleyen bir sistemden çok, temsil edilen bir figürüzerindenhatırlanır.

Bu fark bedenlerin müzedeki konumunda da hissediliğini görürüz. Joseon saray müzesinde beden, düzenlenen ve sürekli ima edilen bir yüzey olarak varlığını sürdürürken; Topkapı Sarayı’nda beden büyük ölçüde anlatının dışına çekilmiştir. Kıyafetler kutsallıkla çevrelenir; bu giysilerin bedeni nasıl sınırladığı ya da hareketi nasıl şekillendirdiği çoğu zaman görünmez kılınır. Sessizlik burada disipliner bir araç olmaktan çok, kutsallaştırıcı bir dil üretir. Ziyaretçi, düzeni içselleştiren bir okurdan ziyade, geçmişin ihtişamına tanıklık eden bir seyirciyedönüşür.

Peki, benden sonra Joseon krallığına ait bir saray müzesini gezmek isteyene bu bilgiler sağlar?

.

Tüm bu bakış açısıyla, gelecek olan ziyaretçiye nesnelerin parıltısı arasında kaybolmak yerine, temsil rejiminin nasıl kurulduğunu sorgulayabileceği eleştirel bir zemin sunmak istedim. Artık o koridorlarda yürüyen kişi, boş iskeletler üzerindeki kıyafetlerin "kişiler geçici, düzen bakidir" diyen sessiz mesajını duyabilir ve Joseon’un bu kişiden arındırılmış düzeni ile Osmanlı’nın kutsallaştırılmış anlatısı arasındaki derin farkı kavrayabilirdiyeumutediyorum.

Sonuç olarak saray müzesinde gezmek, sadece vitrinden vitrini dolaşmak değil.

Asıl mesele, bu nesneler aracılığıyla iktidarın bedeni, mekânı ve hafızayı nasıl biçimlendirdiğini fark edebilmekten geçiyor. Benim de bir anlık yanılgısına kapıldığım o his yani bugün bir saray müzesinde kral nesnelerine bakabiliyor olmanın, geçmişin insanlarına kıyasla bir üstünlük değil; iktidarın maddi kalıntılarına artık ona tabi olmadan bakabilme ayrıcalığıdır. Ancak bu ayrıcalık, beraberinde bir sorumluluk da getirir. Müze, geçmişi açarken onu estetikleştirme ve zararsızlaştırma riski taşır. Bu nedenle saray müzesinde “görmek”, yalnızca bakmak değil; bakışın kendisini sorgulamak anlamına gelir.

.

Bu temel bilgilere sahip olmadan müzeyi gezmek, yabancı dilde yazılmış çok güzel resimli bir kitabı sadece görsellerine bakarak karıştırmak gibidir; yine çok güzeldir ama bukuramsalaltyapıyıbilmek size o kitabındilini öğretir. Artık sadece resimlere hayran kalmaz, satır aralarındaki asıl hikâyeyi ve yazarın (iktidarın) size neyi, neden anlatmadığını da anlamaya başlarsınız.

 

*Kültürel Miras Uzmanı

National Palaca Museum of Korea Üzerine Deneme Yazısı

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.