Cennet-Cehennem
Sarı saçtan nefret ederim. Bir de kırmızı rujdan… Ne yazık ki saçlarım sarı. Kırmızı rujum da olmazsa olmazım. Sarı saçlıyım derken doğuştan değil. Orijinali kahverengi. Hatta içinde kızıl ışıltılar olduğunu söyler kızım. O hiç görmedi sarı saçlı halimi. Görmesini istemedim. İki hayatım var benim. Biri sarı saçlı, kırmızı rujlu; biri de kahverengi saçlı ve sıfır makyajlı. Ne alâka değil mi? Aa! Söylemeyi unuttum.Bir de iki ismim var. Alev ve Cennet. Cehenneme gidenlerin alevde yanacakları söylentisini kabul edecek olursak Cennet ve Cehennem iç içe diye yorumlayabiliriz. Aslında hayatını iki kelimeyle anlat deseler sanırım Cennet ve Cehennem derdim. Cennet bölümüyle ilgili söyleyeceğim tek şey kızım. Ama Cehennemde liste uzun. O yüzdensizinle o bölümü paylaşacağım.
Gerçek annem-babam kim bilmedim hiç. Kardeşlerim var mı? Akrabalarım varsa nasıl insanlar onu da bilmedim. Bilmeme de gerek yoktu zaten. Annem, daha bir haftalıkken yetiştirme yurduna bırakmış beni. Bırakırken kendisinden bana kalan tek şey adım olmuş. ‘Adı Cennet. Değiştirmeyin lütfen’ demiş. Beni terk edipadımı Cennet koymasıileriki yıllarda onu araştırmamam için yeterli bir nedendi benim için. Beş yaşına kadar o yurdu yuva bildim.Sonrasındacehennemden cehennem beğen formatında bir hayat yaşadığımı söylesem yeterli sanırım.
Şu anda yerde yatıyorum. Son hatırladığım,sabaha karşı işten eve dönerken (evet yanlış okumadınız çünkü geceleri çalışıyorum) bana hızla çarpan arabayla havaya uçup, aynı hızla yere çakılmam. Ölmedim herhalde ki bunları düşünebiliyorum. Ama durun bir dakika! Şu filmlerde hep izlediğimiz kendine yukardan bakma olayını yaşıyorum. Öldüm mü ne? İnsanlar başımda toplanmış. Telâşla koşturuyorlar, telefonda konuşan birileri var. Ambulans çağırıyorlar. Ne tuhaf yatıyorum öyle! Yukardan görüntüm x şeklinde. Kollarım bir yerde, bacaklarım biryerde. Ölüyorum sanırım. Birileri bileğime dokunuyor, bir başkası nefesimi dinliyor. ‘Çabuk olun, nefes alıyor’ diye bağırıyor yüzünü yüzüme yaklaştıran adam. O kadar yakın ki ağzından yayılan kokudan sarımsaklı paça çorbası içtiğini bile anlıyorum. ‘Sabah sabah bu ne koku bre adam’ diye söyleniyorum. Duymuyor beni. Nefes alıyor dediğine göre ölmemişim daha. Peki ben nasıl kendimi yukardan görebiliyorum? Amaann! Düşündüğüm şeye bakın. Hayatım boyunca neyin cevabını verebilmişim ki? Bir dakika ya! Ben yatış şeklimdi, adamın ağız kokusuydu derken kızımı unuttum. Peri… Benim perimi…
Ona isim verirken çok düşündüm. Öyle bir isim koymalıyım, öyle güzel bir ismi olsun ki kimse değiştirmeye cesaret edemesin dedim.Allahım biliyorum seninle çok muhabbet etme fırsatımız olmadı. Takdir edersin ki bana bahşettiğin hayat biraz yoğundu, o yüzden seni ihmal ettim. Eh bir de millet olarak karakteristik özelliğimiz olan yumurta kapıya gelmeden bir işi yapmamayı eklersek daha anlayışlı olacağını düşünüyorum. Kullarını en iyi sen bilirsin sonuçta ki, çoğu da ancak menfaati söz konusu olduğunda seninle hasbihal ediyorlar. Hem sen bağışlayan değil miydin? Al işte sana bağışlamak için harika bir neden! Ölmemeliyim! Şimdideğil en azından. Kızım daha on yaşında ve bana ihtiyacı var. Hem beni böyle sarı saçlı, kırmızı rujlu görmemeli. Onun annesi fabrikada çalışıyor geceleri. Ve onun annesi asla böyle giyinmez.
Niye kimse kaldırmıyor beni? Doğru ya! Yerde yatan X’i kim Y’ye dönüştürebilir ki? Hayatım dediğim bildiğiniz çok bilinmeyenli denklem. E anlamışsınızdır herhalde ne iş yaptığımı! Anlamayanlar için yine de takdim edeyim kendimi. Ben Alev. Pavyonda çalışıyorum. Şarkı söylüyorum. Geceleri Alev, gündüzleri Cennet olarak yaşıyorum. ‘Pavyona niye düştün?’ diye sormazsınız umarım. Keyiften diyecek halim yok herhalde. Öyle yakışıklı, zengin kurtarıcılar da ancak filmlerde olduğuna göre… Bir dakika ya! Film deyince aklıma geldi birden. Bir yerde okumuştum. İnsanın ölürken tüm hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçermiş. Şimdi olan şey de bu mu acaba? Ay Allahım, gözünü seveyim bana o şeridi gösterme. Yaşadığım yeter. Tekrar üstünden geçmene gerek yok yani. Ben bu hayattan anladım anlayacağımı da Peri kızım için bir şans daha istesem çok şey mi istemiş olurum senden? Hani bir el atsan şu kuluna da sıradan bir harfe dönüştürsen hayatımı? Meselâ ‘I’ harfi güzel. Düz. Noktası yok, çıkıntısı yok, sağa sola dönen bir kolu yok. Dümdüz ‘I’ olsam yeter bana.Uf ya! Nerede kaldı şu ambulans? Hani kan kaybından ölmesem, gelen geçenin kulağını ağzıma dayarken hissettiğim kokudan öleceğim valla. Neyse ya! Belli ki gecikecek ambulans. Onlar da haklı aslında. Pek tekin yerler değildir buralar. Olayı, kazası, cinayeti eksik olmaz. Mecbur bekleyeceğim. O sırada da hem kendimi yukardan izleyeyim hem de size otuz yaşında yüz yılı devirmiş biri olarak hayatımı anlatayım.
On altı yaşında düştüm pavyona. Yetiştirme yurdu ve terkedilmiş kelimeleri nedeni konusunda bir fikir verir diye umarak ilk on altı yılımı pas geçiyorum. Tabii her terkedilen bu yola düşmüyor ama matematiktekiolasılık hesabı üzerinden giderek bu konuyu kapatabilirim. Matematik demişken ilkokuldayken en sevdiğim dersti.‘Ne ilkokulu?’ diyerek bir cahillik yapmazsınız umarım. Okumuş pavyon şarkıcısıyım ben. İlk evlât edinildiğim aile ilkokula göndermişti beni. Benimle ilgili yaptıkları tek iyi şey bu diyebilirim. Kötülüklerine girip de ruhunuzu karartmayayım şimdi. Pavyona düştükten sonra da açıktan ortaokulu okudum. Daha da okuyacağım.Öğretmen olacağım. Yani şu yukarda süzülmem biter de yerdeki şekilsiz vücuda girebilirsem eğer. Neyse nerede kalmıştım? Haa! Evet hatırladım. Pavyonda çalışıyorum demiştim. Yorgun, üşümüş ve on altı yaşında görünüşü küçük, yaşadıklarından dolayı aklı fazlasıyla büyümüş biri olarak ilk pavyona getirildiğimde patronun odasına aldılar beni. Kocaman odada, koca koca gösterişli koltuklar, odanın büyüklüğüne yakışır masa ve tüm mobilyaları gölgede bırakacak büyüklükteki deri koltukta oturan adamı görünce gülme gelmişti bana. Odada her şey ne kadar gösterişli ve iriyse patron da o kadar minikti. Hatta ilk gördüğümde ‘çocuk lan bu’ diye içimden geçirmiştim. Onu çocuktan ayıran özelliği ise özenle taranmış pala bıyıklarıydı. Nitekim zaman içinde tanık olduğum acımasızlıklarından sonra o minik cüsse bana Harry Potter’ın devi Hagrid gibi görünmeye başladı. (Açıklatmayın bana şimdi ‘Harry Potter ne?Hagrid ne?’ diye. Açın okuyun)Oradan oraya atlıyorum anlatırken değil mi? Neyse devam ediyorum söz. Patronla ilk karşılaştığımızda ben onu nasıl süzdüysem o da gözlerini kısıp uzun süre konuşmadan beni inceledi. Onun bu incelemesi esnasında ben de gözümü kırpmadan ona bakıyordum. Beni incelemesi bitince gözünü ayırmadan yanındaki adamına;
‘’Yaşı küçük ama endamı iyi. İki makyaj, bir saç rengi değişikliğiyle hallederiz her şeyi. Siz de yaşını büyültün acilen’’dedikten sonra bana bakıp;
‘’Kendi ayağıyla pavyona gelen de çok az olur. Nedir seni buraya getiren diye sormayacağım. Belli ki burayı tercih ettiğine göre daha kötüsünü yaşamışsın ama bu aleme girdin mi çıkamazsın. Önceden söyleyeyim sana. Ne iş gelir elinden?’’ deyince çenemi yukarı kaldırıp;
‘’Çok iyi türkü söylerim. Başka şarkı isterseniz onu da söylerim’’ diyerek başladım avazım çıktığı kadar bağırarak bildiğim tek türküyü söylemeye. Patron dahil, odadaki herkesin yüz ifadesinden sesimin onlara pek de keyif vermediğini anlayınca hem şarkı söyleyip hem de dans etmeye başladım ki sanırım bu bölüm altın vuruş oldu.Muhteşem dans gösterimden sonra patron gülerek;
‘’Tamam yeter! Belli ki pek heveslisin buralara düşmeye’’ diyerek beni durdurdu. Sonra da adamlarına dönerek;
‘’Alın bu kızı Şehrazat ablanıza götürün. Biraz şarkı çalıştırsın. Zaten bunu dinleyecek adamların da kafası dumanlı olacak. Azıcık oynasa yeter onlara’’ dedi.
O sırada ben, sanki büyük bir şirketin genel müdürlüğüne kabul edilmiş birinin gururunu yaşıyordum.İşte on altı yaşımda girdiğim pavyon maceram böyle başladı. Arada geçen on dört seneye övgüler düzmeyeceğim elbet ama hayatımda ilk kez kendimi ait hissettiğim, benim gibi kadersizlerle yol arkadaşlığı yaptığım ve de en önemlisi ekmek paramı kazandığım (çoğu patrona gitse de) bir hayatım oldu. Aralarında en genç olmam dolayısıyla orada çalışan kadınlar beni sarıp sarmaladı, bir nevi ailem oldular. Zaman içinde sesimle olmasa da gençliğimle, kıvraklığımla ve bana ait dans performansıyla pavyonun en gözde çalışanı oldum. Müşteriler, dumanlı ortamda, ellerinde içki kadehleri, gözleri kızarmış, ağızları yamulmuş ve salyalarını akıtarak beni izlerken, patron da ellerini ovuşturup gülücükler dağıtıyordu etrafına. Gülücük atan tek patronum değildi bu arada. Patronumun oğlu İzzettin de beni gülerek izlerdi. Nasıl yakışıklıydı bir görseniz. Herkesten farklı izlerdi o beni. Hayranlıkla, bir tanrıçaya bakar gibi…
Ben de boş değildim ona karşı ama. Kara yağız, boylu poslu, iri siyah gözleri olan bu genç adamın kalbimi çalması çok da zor olmadı. Genç adam derken benden sadece dört yaş büyüktü, daha yirmi yaşındaydı. Onun sayesinde hiçbir müşteri dokunamadı bana, yaklaşamadı yanıma. Babası ilk başlarda oğlunun bana ilgisini gençlik hevesi diye görürken benim de ona yanık olduğumu fark edince kontrolü eline aldı. Kontrol derken yanına çağırıp kibar kibar konuştuğunu söyleyemeyeceğim. Oğlunu uyarmak yerine beni uyarmayı uygun gördü diyelim. Bu uyarı şeklibana gösterdiği ilk ve son acımasız yüzüydüdesem yeterli olur mu? Olmazsa biraz daha açayım konuyu. Beni pavyonda az kullanılan bir odaya götürtüpyüzümü ve vücudumda görünen yerlerimi (oralar ona para getiren bölümlerdi) pas geçerek sağlam bir okşadıktan sonra sözlü olarak savurduğu, canımla ilgili güzel dilek ve temennilerini belirttiği kapanış konuşmasıyla tamamladı gösterisini.
Dinledim mi onu peki? Tabii ki hayır. Ben deli, İzzettin benden deli. Bir olursak dünyayı yakarız gibi düşüncelerle bir süre gizli gizli süzüldük düşler aleminde. O süzülme bölümünü de hamile kalarak taçlandırdım. Ne bilirim ben erkekle yatmayı, korunmayı. Hormonlar ne dese onu yaptım valla.Büyücüler dünyasında sihir çubuğumuzu sallayacağız ve dünya bir anda bizim için güzelleşecek derken, sihir çubuğu benim hamile kalmam ötesinde bir fonksiyona sahip olmadı maalesef. Hamile olduğumu öğrenen İzzettin bana;
‘’Kaçacağız buralardan. Seni uzaklara götüreceğim, çocuğumuzla mutlu mesut bir hayat yaşayacağız’’ şeklinde Andersen’den Masallarokurken bir kez daha hayatın benle negatiflik konusunda işinin bitmediği gerçeğiyle yüzleştim. Ne mi oldu? İzzettin öldü. Hık diye gitti. Pavyon sahibinin oğluna yakışır bir şekilde, şöyle silahlı bir çatışmadaya da yumruk yumruğa girdiği bir kavgada ‘su testisi su yolunda kırılır’ atasözüne yakışırölseydi neyse diyecektim de hamamda ayağının kayması sonucu kafasını çarpıp oracıkta öldü. Kaldım mı on dokuz yaşımda karnımda bebekle öyle. Önceleri sakladım hamile olduğumu herkesten. Sonrasında ise hepsi feleğin çemberinden geçmiş ablalarımın fark etmesiyle herkesi bir telâş sardı. Kimden olduğunu anladılar anlamasınada gel gör ki patrona ne denecekti? Herkese korku salan koskoca patron, oğlunun ölümüyle perişan olmuşken (bir de haklı olarak muhtemelen o da oğlunun daha şanlı şerefli ölmesini tercih ederdi) nasıl diyecektik oğlun gitti ama bak sana ne bıraktı diye? Demedik biz de. Görerek öğrenmesini tercih ettik. Nitekim öğrendi. Ve tabii anladı kimden olduğunu. Bir gün beni odasına çağırıp;
‘’Seni sahiplenmemi, bu çocuğu kabullenmemi bekleyerek hayal kurma. Sana yapacağım tek iyilik, doğumdan sonra burada çalışmaya devam edebilmen olur’’ diyerek son noktayı koydu. Orada çalışmama izin vererek bana yaptığını söylediği iyiliği de yemedim tabii. Sonuçta benim sayemde orası dolup taşıyordu. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemedi yani.Bu arada onca sıkıntının arasında manyak ev sahibim de ‘burası aile apartmanı, karnındaki piçle git nerede yaşarsan yaşa’ diyerek sokağa attı beni. Aile apartmanı dediği, sekiz dairelik apartmanda neredeyse her dairede üç-dört karılı adamların yaşadığı yer. İşte o dönemde yollarımız kesişti Hayriye Teyzeyle. Derme çatma iki katlı bir binanın giriş katında yatalak kocasıyla yaşıyordu. Karnım burnumda evlere bakınarak geçtiğimi görünce beni çağırıp karşı dairesinin kiralık olduğunu söyleyince piyangodan para çıkmış kadar sevinmiştim. Bir oda, bir salondan oluşan o evde geçirdiğim on bir yıl, hayatın Cennet bölümüne ilk kez tanık olduğum dönemdi. Hem yatalak kocasına bakıp hem de ördüğü patikleri, sabun bezlerini, kenarlarına oya yaptığı tülbentleri pazarda satarak geçinmeye çalışan Hayriye Teyze o günden sonra benim annem oldu. Yargılamadı beni hiç.Kocasına baktığı yetmezmiş gibi bana ve bebeğime de baktı. Koca da koca olsa! Felç geçirene kadar kadının dünyasını cehenneme çevirmiş. Dayak, şiddet, kumar ne ararsan var adamda. Bir gün;
‘’Valla cennetliksin Hayriye Teyze. Senin yerinde kim olsa bu adamı sokağa atardı’’ dediğimde gülerek;
‘’Kızzz! Ben onu iyilikten yapmıyorum ki! Adamın bana böyle muhtaç olması, karşımda ‘hık hık’ diye konuşmaya çalışıp konuşamamasını izlemek en büyük eğlencem benim. Onu yıkarken bazen çok sıcak su döküyorum, bir de saç kalmamış kafasını hamur yoğurur gibi bir yoğuruyorum ki değme keyfime. O kaynar suyu her döküşümde bana attığı dayakları hatırlıyorum. İçim buz gibi oluyor valla’’ demişti.
Ayy! Ne kadar konuştum öyle. Yoruldum valla. Halâ görüyorum kendimi aşağıda. O da ne? Gittikçe uzaklaşıyorumkendimden. Yoksa?
Bari birileri kafamdan fırlamış sarı peruğu alsa da çöpe atsa. Görmesin Perim.
20 SENE SONRA
Okuduğu kitabı yavaşça kapatıp ayağa kalktı ve pencereden dışarıya bakmaya başladı Peri.Dördüncü sınıf öğrencileriyle her gün yaptığı okuma etkinliği saatiydi.Her biri kendisini elindeki kitaba kaptırmış, heyecanla okuyordu. Bugün annesini kaybettiği gündü. Her sene bugün daha fazla canı yanardı. Onu kaybettiği gün yüzleşmişti gerçek kimliğiyle.
‘’Kızma ona’’ demişti Hayriye anneannesi. ‘’Ne yaptıysa senin için yaptı. Utanmanı istemedi ondan. Tek derdi seni okutmak, ekmeğini kazanmaktı.’’
Birden camdakendi yansımasını gördü. Sarıya boyattığı saçlarını eliyle kıvırıyordu. Aniden sınıfa dönüp;
‘’Kapatın bakayım kitaplarınızı. Biraz sohbet edelim sizinle’’ dedikten sonra devam etti.
‘’Sizce ‘EMEK’ nedir çocuklar?’’
Yorum
Kaleminize saglik,her…
Kaleminize saglik,her oykunuzde olduğu gibi hayata gercekci ve duygusal bir dokunus yapmışsınız.Harikaydi 👌
Peri’nin hüzünlü hikayesini…
Peri’nin hüzünlü hikayesini sevdim. Cennet cehennem hayatımızın içinde bir arada.
Yeni yorum ekle