Söyleşi :
Kerem Işık
İflah olmaz bir okur ve hayalperest olarak hayatımın bir döneminde kâğıt kaleme sarılmam kaçınılmazdı…

Pek çok yazar, Orhan Pamuk’un İstanbul’undan, Ferrante’nin Napoli’sinden, Knausgaard’ın Bergen’le kurduğu ilişkisini konuşurken, şehirlerin onları nasıl biçimlendirdiğinden bahsederler. Sizin için İzmir bir ortak yazar olacak kadar kudretli mi? Bir şehir yazar üstünde ne kadar etkili olabilir?
Her yer bir edebiyat metninin merkezini oluşturabilecek kadar kudretli olabilir elbette. Xavier de Maistre’nin Odamda Yolculuk kitabı geliyor aklıma. Çevresi hepi topu 36 adımdan ibaret bir odadan evrensel bir anlatı çıkarabilmeyi başarması… İzmir de doğup büyüdüğüm, halen yaşamaya devam ettiğim ve yazdığım bazı metinlere ev sahipliği yapan bir kent olarak benim için tabii ki de büyük önem taşıyor fakat benim yazı dünyam genellikle üzerinde düşündüğüm meseleler ve bunların yaşamlarımızın düşünsel zeminindeki yansımaları üzerinden ilerlediğinden, İzmir değil de bir başka kentte de geçebilecek metinler yazdığımı söyleyebilirim. Bu hep böyle mi devam eder bilemiyorum tabii, ne de olsa şehir bir yazara her şeyden önce bir hafıza alanı sunar. Örneğin Pamuk’un öne çıkardığı ‘hüzün’ kavramı salt bireysel bir duygu değildir; onun çocukluğu ve şehrin kendi iç ritminden ürettiği melankolisinin bir yansıması şeklinde düşünülebilir. Ya da Ferrante’nin Napoli’si, karakterlerin kaderini belirleyen sınıfsal, toplumsal ve dilsel çatışmalarla örülüdür. Şehir, burada bir toplumsal bilinç olarak işler; yazarın karakterleriyle birlikte düşünür, onlarla kavga eder. Yabancı’nınMersault’su için Cezayir, anlamın eridiği bir mekândır. Sonuç olarak, İzmir yazdığım metinlerin çoğunda yer almasa da yazar olarak zaman içindeki ilerleyişime tanıklık eden, beni varoluşsal anlamda biçimlendiren ve büyümeme tanıklık eden bir hafıza mekânı olarak mutlaka kritik bir öneme sahip olduğunu söyleyebilirim.
IskalıKarnaval’daki öyküleriniz, distopyayı sadece bir tür olarak değil, çağdaş insanın aynası olarak da kurguluyor. Devletin özel alana müdahalesi, bireyin metalaşması, tüketim toplumunun trajedisi… Bunların hepsi sinematik olarak da çok güçlü temalardı. Eğer bu evrenden bir öykü bir gün senaryoya dönüşecek olsaydı, hangisinin “ekranda da konuşabileceğini” düşünürdünüz? Neden?
Çok teşekkürler. Aslında buna benzer epey yorum geldi IskalıKarnaval’daki öykülere dair. Keşke öyle bir imkân olsa da yazdığım bir öykünün ekranda bambaşka bir şekilde hayat bulduğunu görebilsem. Böyle bir imkân olursa sanırım benim gönlümden geçen HAYDA! öyküsü olurdu. Hem epey sinematik bir anlatımı var, hem değindiği meseleler itibariyle oldukça güncel hem de sanırım devamına dair merak uyandıran bir yanı var.
Gabriel Garcia Marquez, Kafka’dan bahsederken ’İlk satır beni neredeyse yatağımdan düşürüyordu. Çok şaşırmıştım. Bir kimsenin böyle bir şey yazmasının mümkün olmadığını düşündüm. Bunu bilseydim, yazmaya çok daha önce başlardım’ diyor. Biz ise Kerem Işık’ın yazma sürecine başlamasında böylesine etkin bir anı var mı merak ediyoruz?
Benim yazma sürecimin başlamasıyla bağlantılı böyle dramatik bir an yok açıkçası. Ben küçüklüğümden bu yana hep bir yanıyla daha içe kapanık ve kendi zihnimde yarattığım dünyalarla mutlu olmaya çalışmayı seçen biri oldum. Kitaplarla ve edebiyatın kâğıt üzerinde yeni dünyalar yaratarak içinde yaşadığımız dünyayı ve kendi hayatımızı sorgulayabilmemiz için sağladığı olanaklarla da çok erken yaşta tanıştım. İflah olmaz bir okur ve hayalperest olarak hayatımın bir döneminde kâğıt kaleme sarılmam kaçınılmazdı sanırım.

‘Yetenek önemsizdir’ diyor, James Baldwin ve devam ediyor ‘Harap olmuş bir sürü yetenekli yazar tanıyorum. Disiplin, sevgi şans ama en önemlisi, dayanıklılık’. Sizce yazar olmanın ön koşulu nedir? Yetenek konusundaki düşünceleri için Baldwin’e hak vermek mümkün mü?
Baldwin’in sözlerinde büyük bir haklılık payı görüyorum. Yetenek, bir yazar için başlangıç noktası olabilir fakat asıl belirleyici olan sabır, kararlılık ve sürekli çalışma isteği olsa gerek. Özellikle zorluklar karşısında geri adım atmamak, üretken kalabilmek ve yazmaya duyulan derin sevgi, bir metnin ortaya çıkmasını sağlayan asıl dinamikler olarak düşünülebilir sanırım. Yazar olmanın ön koşulu diye bir şeyin olabileceğini düşünmüyorum fakat eğer illa bir yanıt vermek gerekirse, dünyaya katlanmanın bir yolunu bulmakla ilgili olması gerekir. Bununla tabii ki de romantik bir ilham hâlini kastetmiyorum; daha çok, insanın kendi içindeki karmaşayı, yoksunluğu, sessizliği anlamlandırma arzusu. Yazarlık, her şeyden önce bu arzuyu dille sürdürebilme direncidir. Baldwin’in sözünü ettiği “dayanıklılık” da işte bu sürdürme yetisi olsa gerek: yalnızlığa, başarısızlığa, kendi metnine duyulan kuşkuya karşı koyabilme gücü. Donald Barthelme röportajlarından birinde şu minvalde bir şey söylüyor: Yazar, yapmakta olduğu işe giriştiği anda ne yapacağını bilmeyen kişidir. Ben de bundan farklı düşünmüyorum aslında. Belirsizlik ve sözcüklerden önceki sessizlik içinde bir dünya kurmanın diğer adı yazmak kanımca. Dolayısıyla yetenekten ziyade hayata bakışın ve hayatın içinden nasıl geçeceğinize dair düşünme pratiklerinin bir toplamı.
Güncel ekonomik süreçte fiziksel sınırlarımız daralıyor, hayatı kısıyoruz. Ama belki de gençler için başka bir kapı açılıyor: Okumak hâlâ bir nevi ucuz, hâlâ insanı büyüten bir eylem. Öte yandan, sosyal medya sürekli tüketilen içeriklerle dolu; dikkati bölen, duyguları hızla tüketen bir alan. Kerem Bey baktığınızda bu iki uç; okuma ve sosyal medya genç zihinleri nasıl şekillendiriyor?
Okuma eylemi, bireyin düşünsel derinliğini ve empati yeteneğini beslerken, sosyal medya ise anlık ve yüzeysel içeriklerle dikkat süresini kısaltabiliyor. Günümüzde yaşanan en büyük gerilim, yoğunluk ile yüzeysellik arasındaki çatışmada saklı sanırım. Çünkü kitaplar ve edebiyat hâlâ çoğu genç için bir nefes alma alanı, bir kaçıştan ziyade, maddi dünyada daralan sınırlarla birlikte giderek daha da keskinleşen zihinsel anlamda genişleme arzusunun bir yansıması. Sosyal medya ise bu arzuyu neredeyse her an kesintiye uğratıyor. Herhangi bir derinleşme olmadan sürekli başka bir şeye atlama hali: İmajdan imaja, görselden görsele, müzikten müziğe… Başka bir açıdan baktığımızda ise sosyal medyanın aslında okuma eylemini görünür kılmanın, paylaşmanın ve başka okurlarla ortak bir noktada buluşabilmenin bir yolu olabileceği de düşünülebilir. Fakat yine de şu bir gerçek: Sosyal medya hızın, edebiyat ise yavaşlığın kültürünü temsil ediyor. Ben her daim yavaşlıktan ve derinleşmeden yanayım elbette.
Romanınız Dünyanın Güçlü Tarafı’nı bir kültürel miras uzmanı olarak okuyunca kendime daha yakın buldum. Mitolojik ögelerin sanata dokunarak bize ulaşması çok etkileyiciydi. Aylin arkeolog olarak geçmişin izlerini kazıyor; Yunus, Atılgan ve Şehsuvar ise onun yolculuğu üzerinden kendi iç dünyalarıyla, arzularıyla ve pişmanlıklarıyla yüzleşiyor. Onlarla yürümek, geçmişi kazmak ve iç dünyalarına girmek sizi yazarken nereye götürdü?
Dünyanın Güçlü Tarafı’nı yazarken en çok hissettiğim şey, insanın geçmişle kurduğu ilişkinin de tıpkı arkeolojik bir kazı misali kendi içine yönelen bir kazıdan farksız olmasıydı. Aylin’in kazısı, sadece arkeolojik değil, ontolojik bir kazı aynı zamanda – varlığın kökenine, bireysel kırılganlıklarına, geçmişin bugüne sızan yankılarına uzanan bir derinleşme çabası. Anıl dışında diğer dört karakter de hafıza ve anımsamaya farklı açılardan yaklaşıyordu. Bu karakterler üzerinden ilerlerken ben de onlarla birlikte kendi geçmişimle, beni ben yapan anılarla ve hafızanın kırılgan yapısıyla yüzleşme imkânı buldum. Romanın yazımı zorlu olduğu kadar geçmişe dair şaşırtıcı düşünsel parlamalarla dolu bir süreçti.
Kerem Bey okurunuzu ‘Dünyanın Güçlü Tarafı’ romanınızdan sonra Sınır’la öykü evreninize tekrar çağırdınız. Edebiyatın hem öykü hem roman türünü deneyimlemiş biri olarak, size göre bu iki tür arasındaki artı ve eksileri konuşabilir miyiz?
Türler arasındaki farkları çok fazla önemsediğimi söyleyemem. Benim için aslolan yazma uğraşının kendisi. Özellikle de günümüzde, benim melez metin diye tabir ettiğim ve otobiyografi, kurmaca, deneme ve hatta yer yer şiirsel anlatı gibi farklı türleri bir araya getirerek bu türler arasındaki sınırları bulanıklaştıran pek çok güçlü metin mevcutken. Yine de öykü yazmanın benim için en önemli avantajının romana kıyasla çok daha çabuk tamamlanması diyebilirim. Bu sayede aklımdaki pek çok farklı konuya değinecek yeni metinlere sıçrayabilme fırsatı bulabiliyorum.

Son kitabınız “Sınır”da öyküler birbirine dokunan bir bütün hissi veriyor. “Sınırın Ötesinde”dekiErgöne evreninden “Sınırın Gerisinde”nin gerçek dünyasına geçerken, okur olarak bağlantıların izini sürüyoruz. Öyküleri birbirine bağlamak sizin için bir planın ürünü müydü, yoksa karakterler ve evren kendiliğinden mi yollarını buldu?
Aslında Sınır’ı yazarken başlangıçta kitabın son halinde olduğu gibi iki bölümlü bir yapı kurma planım yoktu. Aklımda yalnızca Civan’ın geçmişi üzerinden Ergöne’nin hikâyesini anlatmak ve ömrüm boyunca Ergöne’ye dair yeni öyküler yazarak bu kurmaca mekânın sınırlarını genişletmek gibi bir düşünce vardı. Fakat zamanla, yazdığım diğer öykülerin de öncekilerden birtakım izler barındırdığını fark ettim. Bu farkındalık bir plandan ziyade organik bir yakınlaşma hâliydi diyebilirim.
“Sınırın Gerisinde” bölümünde ise o yokyer birden gerçek dünyanın içine sızdı. Karakterler artık yalnızca Ergöne’nin sakinleri değildi; şehirde yaşayan, kaybolan, susan, birbirini arayan insanlardı. Böylece metinler arasında görünmez geçitler oluştu – kimi zaman bir nesneyle, kimi zaman bir sessizlikle, kimi zaman da yalnızca bir sözcükle.
Ben elimden geldiğince metnin kendi yolunu bulmasına izin vermeye gayret ettim. Sonuçta her metin bir şekilde kendi topografyasını da kuruyor. Yazarken o haritanın izini sürmeye çalıştım.
Öyküler birbirine bağlanırken, anlatının kendisinin de bir tür sınır aşımı olduğunu fark ettim: türler arasında, zamanlar arasında, hatta kimlikler arasında.
Kerem Bey, “Sınır”da öykülere başlarken Dino Buzzati, ItaloCalvino ve AdéliaPrado gibi yazarların cümleleri ile karşılaşıyoruz. Bu alıntılar öykülerinizin tonunu, ritmini ve okurun algısını şekillendiriyor mu, yoksa sadece yazma sürecinizde sizi bir yol gösterici olarak mı etkiledi?
Alıntılar çoğu zaman benim için bir tür yön duygusu gibi. Dolayısıyla doğrudan bir planın ya da okuru yönlendirme arzusunun sonucu değiller; daha çok, o yazarların sezgisel biçimde bende bıraktıkları izleri görünür kılmak isteme arzusu sanırım. Buzzati’nin gerçek ile hayal arasındaki o tuhaf gerilimi, Calvino’nun katmanlı gerçekliği, Prado’nun ilahiyle gündeliği buluşturan dili – tüm bunlar Sınır’ın dünyasında yankı buldu. Tüm bunların ötesindeyse yazmayı, sevdiğim başka yazarlar ve metinlerle kurulan bir tür diyalog olarak görmemle bağlantılı bir durum da var sanırım. Sonuçta edebiyat, en nihayetinde birbirine dokunan seslerden oluşan upuzun bir zincirden farksız – yazılan her yeni metin, bir bakıma öncekilerden el alıyor diyebiliriz.
Sınır, isminin de çağrıştırdığı gibi, sadece mekansal değil, aynı zamanda zihinsel ve ahlaki sınırları da sorguluyor. Kitabı yazma sürecinde, sizin kişisel olarak en çok üzerine düşündüğünüz, kendinize ait 'sınır' neydi?
“Sınır”ı yazarken en çok düşündüğüm şey, insanın kendi içindeki görünmez sınırlardı. Dış dünyadaki sınırları – ülkeler, şehirler, kimlikler, diller – anlamak kolay; çünkü somutlar. Ama asıl zorlayıcı olan, insanın kendi içinde taşıdığı sınırlar: neyi hissedebileceğini, neyi affedebileceğini, nerede susacağını, nerede konuşacağını belirleyen o görünmez çizgiler. Yazma sürecinde sürekli bu sınırlarla karşılaştım.
Merhamet ile mesafe arasındaki sınırla da yüzleştiğim oldu yazım sürecinde. Karakterlere acımadan bakabilmek ama onlara yargısız yaklaşabilmek… Kitapta benim için son derece önemli olan çocukluk ve çocuklar üzerinden ilerleyen metinler de olduğundan, merhamet ile mesafe arasındaki çizginin üzerinde bir yana savrulmadan ilerleyebilmek mühimdi.
Kendi yazınsal arayış yolculuğum için de farklı sınırları aştığım bir kitap oldu Sınır. Bambaşka bir çaba içine girip aslında var olmayan bir mekânı kâğıt üzerinde gerçek kılabilme çabası.
“Sınır”dan sonra zihninizin hangi evrende dolaştığını merak ediyorum. Yeni bir kitap, yeni karakterler var mı ufukta?
Birkaç hafta önce Öteki Dünya adlı yeni bir kitabım yayımlandı. Aslında çok önce yazdığım uzun bir öyküden yola çıkan iki parçalı bir anlatı. Bir tür ara durak. Çünkü halihazırda yine Ergöne’de geçen ve beni son derece heyecanlandıran yeni öyküler yazıyorum. Bu hayalî kasabanın sınırlarını genişleten yepyeni karakterler ve gerçekle bağını asla yitirmeyen fantastik hikâyeler toplamı.
Bir okur olarak da sizin için özel bir yere sahip kitapları merak ediyoruz: Kitaplığınızdan en sevdiğiniz üç yerli ve üç yabancı kitabı bizimle paylaşır mısınız?
İçeriye Bakan Kim? – Mehmet Günsür
Ada – SamihRifat
Akşama Doğru – İlhan Berk
El Greco’ya Mektuplar – Nikos Kazancakis
İsa Bu Köye Uğramadı – Carlo Levi
Doğu Öyküleri – MargueriteYourcenar

Yorum
Söyleşi iyi çünkü “yazar”…
Söyleşi iyi çünkü “yazar” imajını cilalamıyor; yazmanın bedelini ve şüpheyle yaşama hâlini açık ediyor. Keşke daha da uzasaymış, özellikle okuma/hız kültürü kısmını daha uzun okumak isterdim. Teşekküler
Yeni yorum ekle