Şımartılan Bencillik, Horlanan Etik!
Ümit Yaşar Gözüm*
Güzel ile insan arasında diyalektik bir ilişki vardır! Güzelliği sadece estetik bir değer gibi sunanlar güzelin alanını daralttı. Oysa gölgenin duvarlarını yıkmak bir içsel yolculuk işidir. Güzel huy, iyi insan, doğru eylem vb. hepsi güzellik kavramının içselliğinin birer yansımasıdır.
Seçici olmak, insan ruhunun içine doğduğu gerçeklikle ilintilidir. Bir tek kendini pazarlayan meta estetiği, herkese kendini pazarlarken eşit davranır. Kitleleri ele geçirme çabasında sürekli kendini besleyerek yenileyen meta pazarlamanın, aldatıcı görüntüsüyle kendini tatmin eden insan, ruhunun gerçekliği karşısındaki yalnız ve terkedilmiş… Evinin önünden akıp giden koca nehir bile ruhundaki kuraklığı gidermeye yetmiyor artık insanları. Ne yazık ki, genlerimizle getirdiğimiz hoşgörüyü içselleştiremedik… Çağın hastalığına dönüşen sürekli pohpohlanan bencillik, kendini besleyenleri de dışlayarak ilerliyor.
Yaşananlara karşı duracak asıl soru “Arınma bireyle mi olur, toplumla mı?” Bir yerden başlanacaksa, yeni sayfalara leke düşürmeyecek bu seçimle başlanmalı. Toplum yararı kulağa hoş geliyor, ancak bireysel haklar daha insani. İnsan yoksa toplumun varlığı sözlükteki herhangi bir kelimeden farklı görünmüyor.
Görünen o ki, gerçek yaşam ile bilincin kesiştiği noktada durmanın bizi çözüme götüreceğini işaret ediyor.
Toplum hızla bir itiraz kültürü oluşturmalı meta estetiğinin pazarlamasına. Çünkü kültürün alt yapısı ile biçimlenen birey, toplu hareketlerde de provokasyona kapatıyor kendini. Cehalete karşı tek silahımız bireysel farkındalık. Bu silah toplumsal bilincin oluşmasını sağlayan gücü toplumların. Bireyi küresel güçlerin çekici silahlarının inisiyatifine terk etmek, haklı iken haksız duruma düşmesini seyretmektir.
Toplum, kurumları aracılığıyla, pusulasını elinde taşımayı öğretmeli bireye. Ki hedefine giderken yolunu kaybetmesin. Kaybolanlara bakın, toplumca itilmiş, bırakılmış, ulaşılamamışların kurduğu gettoları yaratanlar olduğunu göreceksiniz.
Özlü ve yoğunlaştırılmış alanlarda söz söyleme hakkı olanların toplumsal alandan kopmadıkları gerçeği, bireyin aydınlanma serüveninde yatıyor. Sanatın ayrıcalığı hakikatin kirletilmesine karşı duran sanatçının yaratılarından geliyor.
Çok kültürlülük mü yoksa azınlık kuşatması mı?
Böylesi keskin bir soruyu insana sorduran duyguyu düşünmekten alamam kendimi. Toplum diye başladığım cümleleri, hukukun üstünlüğü ile insan haklarını bütünleştirerek sürdürürüm. Çünkü birisinin varlığı ötekinin teminatıdır. Toplum, bireyi bu bağlamda eğittiğinde kalıcılığını sağlamlaştırabilir. Ancak birey, vicdanın yüksek değer olduğunun ayırdında değilse, yasa ile insanı terbiye etmek zordur…
Bu yüzden çok kültürlü toplumları azınlıkların kuşatması ya da tam tersi azınlıkların kuşatılması coğrafyaya göre masaya yatırılmalı. Toplum bunu sağlayamadığında, kitlenin en çok kim nefret etti ötekinden sorusundan kurtulamaz. Bu öylesine arkaik bir duygudur ki modern zamanlar bile tüketemedi lanet ötekileştirmeyi. Nankörlük; inancı yaralayan eylemlerin temelini oluşturur ki, inanası kalmaz iyiliğe insanın. İşte o zaman akıldan uzaklaşan ve sadece inanca yaslanan toplumların tebaaları, ilkel atalarımız kadar gaddarlaşabilir…Değerlerin aşındırıldığı toplumlarda, argoyla başlayıp küfürle taçlandırılan yüksek bir çapulcu kültürü ortama egemen olur.
Toplumun ruhsal travmalarında, buyurgan korkutucularının rolü büyüktür. Çağımız kamçılanan bencilliğin gölgesinde etik olan ne varsa dışlıyor. Benciller mutluluğun yorgunluğunu yaşayamayanlar, anlamın yüceliğine ulaşamayanlardır. Tam tükendim dediği anda, üretmenin hazzı yakalamıyorsa yüreğinden insanı, önce kendini sonra da eylemlerini sorgulamalı! Özün paradoksallığı, gerçeğin yanılsamasıdır. Yalan tapınmanın sebebi de budur!
Yönetenlerin halk karşısındaki tavrı bütünü kucaklayan sesi, memleketteki sahipsiz bir mezardan yükselen çığlık kadar cılızsa, ne memleket umurunda, ne de kitlelerin acısı demektir. Toplum bilimin ilkeleriyle baktığımda topluma anladım ki, kimileri anlamsız geliyor bu evrene, kimileri de geldikleri gibi anısız, varlıksız, imzasız göçüyorlar. Basiretsiz ya da adaletsiz yönetimlerin görevini yerine getirmediğine ve kitleleri softaların inisiyatifine bıraktığının kanıtıdır.
Teolojik travmalar; öylesine derin ve acımasız ki, iflah olmaz yaralar açıyor insanda, ailelerde ve toplumda…İnsana anlamadığı kutsal metinlerle, bilinmeyen yaşamlar vaat ediliyor. Ve buna da kutsal söylev deniyor.
Sözde yedi kat merdivenle indirilmişti dinler yeryüzüne; söylemde gırtlak yedi boğumdu, Hak’ta yedi kat yerin altında kalma, başarıda yedi kat yerin üstüne uzanan insan hedeflendiği anlatıldı kitlelere ama ne yazık ki, Musa’nın asası, İsa’nın çarmıhı ve bağnazlık armağan kaldı insanlığa…Bakire Meryem’in doğurduğu İsa’nın gölgesinde soluklanan kitleler, suya düşen sureti yaşam zannediyor hala. Ah işlediği her suça, günaha Yaratanını da ortak eden cambazlar ne farkınız kaldı ondan…Güneşi üfleyen melek, akşamın kızıllığını üzerimize seren şeytan. Bakir anlarla kucaklaşan sis kadar gri, zift kadar karanlık bencilik kimin mirası olduğunu bile anlamlandıramıyor farklı coğrafyalarda farklı inançlardaki kitleler… Oysa dinler tarihi, iyiliğin kaynağı olarak ahlak ve etik değerleri baş tacı yapmayı öğütlüyor binlerce yıldır. Ah mağarasından çıkıp gelen kayıp çağın mirasına konmaya hazırlanan düzenbazları…
Çok dinli ve tanrılı toplumların dini yoktur aslında. Tanrı din üzerinden neler ister bireyden ve neler verir! Nesneyi üstündeki renklerle parçalara ayırmak; kesilen her kenarda nesnenin özüne dokunmak demektir. Kitleyi parçalayarak kontrol etmenin, ya da bilinmeyeni vaat ederek yönetmenin en kolay yoludur. Oysa akılcı bireyin gücü, başarıdır. Başarıyı değerli kılan da etik değerler taşımasıdır. Toplum bununla ilgilenmeli, yoksa haksız rekabet ya da başkalarının haklarını tırtıklayanlarınkinin ne olduğu sözlükte çok açıkça tanımlanmış.
Her öykünün bir ters yansıması vardır ki, o asla yazarın baktığı yerden görünmeyendir…Otantik kültürün, Ampirik/bilimsel deneyciliğe ihtiyacı olduğu kadar, teolojik yaklaşımlarında vardır. Bilimsel sorgulamadan uzak yaklaşımlar önce eğitici bencillerini yaratırlar, ardından kitlenin buna hizmet etmesini teolojik bir söylemmiş gibi dayatırlar.
Bütün inançları besleyen materyalist refahın felsefesi yoktur. Felsefesi olmayan yani düşünmeyen yaşamlarda da merhamet yoktur. Topluma yabancılaşmış inançlı ya da inançsız bireylerin ruhsal ve toplumsal konum ve varlıklarının derinliklerine inildiğinde bencilliğin ötekileştirdiği yaraların izlerini görmek mümkündür. Biliyoruz ki, akli ve ruhsal sorunu olmayan insan durduk yerde kendine ve topluma yabancılaşmaz.
Kaybetmenin sarhoşluğuyla dağılmış bireyin toplumla yaşam arasındaki veda zamanıdır ortada kalmışlık hissi. Son yolcunun kalıntıları üzerinde tepinen bencilliğin sınır tanımayan hırsının sonucudur varsıllık veya yoksulluk. Doğanın davrandığı kadar adil ve cömert olamayan hırsı yönetecek yeni bir anlayışı inşa zamanıdır. Etik değerleri aşağılayarak elde edilen varsıllığın karşısına, etik kurallarla karşı duracak kitlesel harekete ihtiyacı var insanlığın. İnsana dair olanda bağışlayıcı tutumu önemserim, ancak söz konusu olan toplumsal alan ise asla…
Etiğin olmağı toplumlarda, herkes suçsuzdur. Suçsuzluk algısının yeşerttiği bencillik ve yok sayılan hak kavramı da dillendirilemeyen olurlar. Ahlakın yerelliği burada daha iyi anlaşılır.
*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen
ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni
Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Sosyete art Blog: Düş ve Gerçek Köşesi
Instagram: @zorbeyümityaşargözüm
Facebook: Ümit Yaşar Gözüm
e-posta: uygozum@gmail.com
Entelektüel Tartışma Platformları
Toplumsal Buluşmalar Platformu
Türkütopya Sanat Platformu
Ankara (Kalesi)İzdüşümleri
Bodrum Aspat Düşleri Platformu
Kurucu Başkanı
Yorum
Yazı hakkında.
Zevkle okudum Üsdat Ümit Yaşar Gözüm.
Kaleminize sağlık.
Yeni yorum ekle